İsmail Tufan


Yol Ayrımındaki Toplumumuz

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


Herkesin toplumdan şikâyetçi olacağı bir gerekçesi vardır, yoksa da istenirse bulunur. Kızdığımız, sinirlerimizi bozan, yaşlandığımızda kaderimizi tayin eden “toplum” nedir? 
Önce – belirtilmese de belki olur– “insan toplumundan” söz ettiğimizi söyleyelim. Farelerin, sineklerin veya virüslerin bir araya gelmesinden söz etmiyoruz. İnsan toplumunda ise insanca yaşamak gerekir. Aksini düşünen birinin olabileceğine ihtimal vermiyorum.  Hayırsever veya ferdi hizmetlerle problemlerine çözüm arayan toplumun yerine geçen modern toplumu kastediyorum. 
Eskiden, yani modern toplum öncesi toplumlarda hem nüfus azdı hem de bunun içinde yaşlı sayısı çok azdı. Ayrıca “yaşlı” kavramının anlamı da farklıydı. Hasta, engelli veya bakıma muhtaç olduğu için “üretime” katkı sağlayamayanlar yaşlı olarak tanımlanırdı. Dolayısıyla kişinin yaşı genellikle yaşlı tanımında rol oynamazdı. Zaten yaşıyla yaşlı tanımını hak edebilecek insanların sayısı da yok denecek kadar azdı. 
Uzun yaşama potansiyeline sahip olmadıklarından dolayı mı? Hayır, mevcut olan uzun yaşam potansiyelini devreye sokacak, bundan maksimum seviyede yararlanmayı mümkün kılacak olan yaşam koşullarının olmamasından dolayı, o zamanlar yaşı ileri insanlara pek rastlanmazdı. Bu azıcık yaşlının bakımı da tabii ki “sorun” olarak kabul edilmiyordu. 
Yaşlılık, bugün, yaşanmaya değer bir yaşam dönemi olarak kabul edilmektedir ve yaşı bakımından ileri yaşlara erişenlerin sayısı artmaya devam ediyor. Bunun sağlık, yaşam biçimleri veya genel ihtiyaçlar üzerindeki etkileri dikkate alındığında, yaşlılara duyarlı bir topluma ihtiyacımız olduğu açıkça görülmektedir. Tabii bunun şartı, bunu görmek isteyenlerin mevcut olmasıdır. Yaşlılığı görmek isteyenlerin varlığından ise şüphelerim var. 
Nüfusun değişimini görüp, toplumsal etkilerine gözlerini kapayanlar, yarın kendileri olmadığında, bu görmezliğin ceremesini çocuklarının çekeceğine inanıyor olsa, şimdiki yaşlılığı görür ve sorunları yarınlara ertelemezdi, ama onlar kendi çocuklarının yaşlılık sorunlarından etkilenmeyeceklerine kesin gözüyle bakıyor. Güncel duruma bu açıdan bakınca, katılım, dayanışma ve paylaşım gibi sık kullandığımız kavramların içinin boş olduğunu görüyorum.  
Akdeniz Üniversitesi Gerontoloji Bölümü binasının nasıl meydana geldiğini düşününce, merhum İbrahim Şencan aklıma geliyor. Yıl 2007-2008 Henüz üniversitemizin akademik çevresinde gerontolojiyi anlatmakta zorluk yaşarken, o bizzat, Gerontoloji bölümüne müstakil bir bina yapmak için kolları çoktan sıvamıştı. Hayırseverlere her zaman, her toplumun ihtiyacı vardır. Fakat modern toplumda ferdi hayırseverlik yerine kolektif hayırseverlik geçer; bunun ise adresi önce devlettir. Devlet, toplumun vicdanıdır. Hükümetler, devletin vicdanını toplum düzeyinde geçici olarak icra etmekle görevlendirilen birtakım aktörler topluluğudur. Seçkin değil, seçilmiştirler. Seçilmeyebilirler. Demokrasi rejimi mükemmel değildir, ama mükemmele giden yolda yürüme olanağını sağlar. Demokrasiden vazgeçmek devletin vicdanını rafa kaldırmak olur. 
Toplum “vatandaşların tümü” demek değildir. Bir ülkenin diğer milletlerce kabul edilmiş, egemen olduğu coğrafi bölgede yaşayan insanları ifade eden bu tanım, demografik değişimlerin yarattığı ihtiyaçların algılanmasına yardımcı olmaz. 
Toplum, bir “sosyal sistemdir”. Her sistem gibi tasarlanabilir ve karşılıklı etkiler yaratan insani ilişkilere bağlı olarak işlevlerini görür. En önemli özelliği ise “yaşama yeteneğine” sahip oluşudur. Dinamik, kompleks, sirküler ağlarla birbirine bağlıdır, kendi kendini organize edebilir, yönlendirebilir, bünyesindeki düzen biçimlerini (örneğin aile, eğitim, sosyal güvenlik), birbirleriyle bağlantılı bir bütün haline getirir. Bizim bugün en büyük sorunumuz, bu bütünü parçalayan girişimlerimizde yatıyor. Cephelere ayırılmışız. Herkesin herkese muhalif olduğu bir dönemde bütünü görmez bir haldeyiz.  
İnsan anlam arayan bir varlıktır ve anlamlı bir hayata kavuşmak için doğal sistemlerin “mükemmel olmayan benzerlerini” (Dahme) yaratmaya çalışır. Toplum, bu arayışın elle tutulamayan bir olgusudur.   
İnsan, gördüğü sorunlara çözüm getireceğine inandığı kararı almak ve davranışlarını buna göre ayarlamak “sorunu” ile karşı karşıyadır. Seçenekleri varsa, bunların içinden birinde karar kılmak zorundadır. Her karar bir risktir. Çünkü sonucu belli değildir. Zaten sonucu baştan belli ise karar almaya da gerek kalmaz. Bunların arasından seçim yapma girişimleri ise probleme çözüm bulmaya yöneliktir. “Bütün organizmalar gece gündüz demeden problem çözümleriyle meşgul olurlar. Yeni tepkiler yeni davranış biçimleri, hep denenmek için geliştirilirler ve hataların bertaraf edilmesiyle kontrol altına alınırlar. Başarısız girişimlerin devre dışı bırakılmasıyla veya denenmek üzere geliştirilen yenileriyle, faydasız olanların değiştirilmesine veya bastırılmalarına imkân yaratırlar” (Popper) 
Türkiye, bu kararları alması gereken bir döneme girmiştir. Politik, demografik, askeri ve ekonomik olmak üzere farklı boyutları olan kararlarını alabilmesi için sorunlarını açıkça tanımlamalı, sonra “gece, gündüz çözüm” aramalıdır. Bunu yapabilecek güç ve kararlılığımızdan asla şüphe duymuyorum…