Vahit Doğan


“YEŞİLÇAM”

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


Gerçek hayatta kötü insanlara o kadar çok şans veririz de her şeyin bir kurgudan ibaret olduğu sinemada, rolünü ustalıkla oynayan ‘kötü adam’ı daima ‘kötü’ olarak hatırlarız. 
**
“28 Aralık 1895, Yer Paris Capucines Bulvarındaki Grand Cafe’nin bodrum katındaki egzotik dekorlu Salon İndien. Ressam ve fotoğrafçı olan Antoine Lumiere, oğulları August ve Louis’nin buluşu olan sinematografın ilk gösterisi için bu cafeyi kiralıyor ve ortalığı ayağa kaldırıyor! Zira Grand Cafe’deki koltuklarına rahatça yerleşmiş bu ilk sinema meraklıları “Bir Trenin La Ciocat Garı’na Girişi” isimli film başlar başlamaz korkularından kaçışmaya başlıyor! Tren üstlerine doğru gelmektedir ve kaçacak yer yoktur!” 
Dünyadaki ilk sinema macerasının üzerinden 126, İlk Türk Filmi olan “Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı” üzerinden ise 107 yıl geçmiştir. Gerek dünya sineması gerekse Türk sineması gelişen teknolojiye paralel olarak büyük bir aşama kaydetmiştir. 
1959 yılında İstanbul’da Aynalıkavak sırtlarındaki İstanbul Belediyesi Film Deposu’nda çıkan yangında, sinemamızın, o tarihe kadar çekilen birçok filmi kül oldu. Sinema tarihimizin geçmişinin büyük bir parçası bu yangında yok oldu. Yanan filmler arasında Atatürk’e ait ilk sesli filmler de vardı.
Babamdan dinlemiştim. Kendisi 66 yaşında. Yaşadığı olay 1960’lı yıllarda gerçekleşiyor. Daha 11 - 12 yaşlarında iken abisi ile birlikte bir Yeşilçam filmine gidiyor. İsmini hatırlamadığı bu film hayatında izlediği ilk sinema filmi. O yıllarda köyde elektrik dahi yok; köye elektrik 1976 yılında geldi. Babam ve amcamın seyrettikleri bu filmde Lumiere ailesinin çektiği ilk filmde olduğu gibi trenin geliş sahnesi var ve babam bu sahneden çok korkmuş. 
Benim de sinema salonunda seyrettiğim ilk film Şener Şen’in başrolde oynadığı “Eşkıya” dır. Bu filmi İzmir’de lisede okurken seyretmiştim. 
Hepimizin belleğinde yer eden “Senin annen bir melekti yavrum.”, “Anneciğim, ben bu amcayı çok sevdim, ona baba diyebilir miyim?”, “Nayır, Necla, nolamaz!” gibi örneklerini çoğaltabileceğimiz bu unutulmaz konuşmaları şimdilerde orta yaşın altında olanlar yalnızca tebessümle, babamın yaşta olanlar ve daha büyükler ise maziye özlemle bakarak seyrediyor. Bu arada şu bilgiyi de vermek istiyorum: Birçok filmde sesine aşina olduğumuz Abdurrahman Palay, kendisine “Neden nayır, nolamaz diye seslendirme yapıyorsunuz?” diye sorulan bir soruya şu cevabı veriyor: “O zaman gelişmiş aletler yoktu. Biz seslendirirken “hayır” diyorduk, filmin gösterimi sırasında ses, yükseltilerek verilince “Nayır” oluyordu. 
 ** 
Şimdi sizlere Yeşilçam’dan bazı unutulmaz konuşmalar aktarıyorum:
“Güzel olduğunuz kadar küstahsınız da” 
“Neden ağlıyorsun anneciğim?” 
“Hayır yavrum, ağlamıyorum, gözüme toz kaçtı.”
“N’olur gerçeği söyleyin doktor, yaşayacak mıyım?”
“O kızla evlenirsen seni mirasımdan mahrum, evlâtlıktan men ederim.”
“Hayır siz kovmuyorsunuz, ben vazifemden istifa ediyorum.”
“Ben fakir bir gencim, sen ise zengin bir fabrikatörün kızı.”
“Aman Tanrım! Göremiyorum, göremiyorum, kör oldum.”
“Ben bir kör gencim. Hayatımı keman çalarak kazanırım. Reca ederim duygularımla oynamayın.”
“Hayır durun, Kemal suçsuzdur… Aradığınız suçlu benim.”
“Vücuduma sahip olabilirsin, ama ruhuma asla!”
“Sizi ebediyete kadar bekleyeceğim.”
“Bu resimdeki amca kim anne?”
**** 
Saklı Kalan Şiirler Köşemizde sizlere ilk olarak film oyuncusu ve şair Cahit Irgat’ın 1952 yılında yayınladığı “Ortalık” isimli şiir kitabından bir şiir sunuyorum:
“Sen ölmüşsün, ölmüşsün
Tabancasız, tüfeksiz.
Sen ölmüşsün çocuğum,
Evsiz, barksız, ekmeksiz.

Şarkılarım denizdendir, güldendir,
Şarkılarım insandandır çocuğum.
Çamurdandır, hamurdandır, sudandır
Mayadandır, ekmektendir, sendendir.

Kaderindir yaşayan,
Sen ölmüşsün çocuğum.”
** 
İkinci şiirimiz, daha önce de şiirlerini yayınladığım sinema oyuncusu Orhan Murat Arıburnu’na ait. 
“YEŞİLÇAM
Aç yattı
Tok kalktı

Ölüverdi
Gömüverdiler

Güngörmüş filan efendi
Gün görmez oldu!

Zaten emekçiydi!
Figürandı, garibandı
Beyoğlu’nda,
Yeşilçamlıydı. 

Oldukça isimliydi
Kurtuldu.”