Özcan şimşek
1.10.2020 23:02:55
Yalan en kızdığım konulardan birisidir. Yazınızı okurken çok keyif aldım. Elinize sağlık.


Vahit Doğan


“Yalan” 

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


 Dünyanın en iyi filmlerinden biri olan Rüzgâr Gibi Geçti’nin oyuncularından, geçtiğimiz aylarda hayatını kaybeden Olivia De Havilland’ın ölümü üzerine gazetelerdeki konu ile ilgili haberleri okurken, pek de üzerinde durulmayan, haberdeki bir detay dikkatimi çekti. İlgimi çeken bu detay şöyle haberleştirilmişti: Olivia De Havilland, kendisi gibi oyuncu olan kız kardeşi Joan Fontaine ile çocukluklarından ölünceye kadar, yani seksen yıldan daha uzun bir süre boyunca hiç konuşmadıkları, küs kaldıkları, hâttâ düşman oldukları yolundaki magazin basınındaki haberlerin ‘bir reklâm ürünü’ olduğunu itiraf ediyor ve ölmeden kısa bir süre önce şu açıklamayı yapıyordu: “Hayatımız boyunca kız kardeşimle hiç kavga etmedik, küs bir dönemimiz dahi olmadı, birbirimizi hayat boyunca sıklıkla ziyaret ettik!”

           ** 

        Yaklaşık yirmi yıl önce popüler televizyon kanallarından birinde sözüm ona bir şarkı yarışması vardı – yarım saat bile seyretmişliğim yok - fakat sunucunun yarışmayı kaybeden kişilere söylediği şu cümle hâlâ aklımdadır: “Seni hiç unutmayacağız!” Bu cümleyi her programda defalarca söyleyen sunucu bulunduğumuz bir mekânda yanımızdaki bir koltukta otursa inanın simasını tanıyan çıkmaz, çünkü kendi de unutulmuştur, tanımayız…  

       Ama insanları bir yalan makinesi dediğimiz televizyonda uyutmak gerekiyordu ve o dönemin yalan pazarlama, uyutma ekran yüzü o sunucuydu. Günümüzde daha çok kanalda, daha çok yalanı ustalıkla sergileyen görevlendirilmiş kişiler var.  

     Bize sunulan hayat, sorgulama yapmadığımız, muhakeme gücümüzü kullanmadığımız sürece hep başkalarının tesiri altında ve yalanlar üzerine devam edip gider. Bu diziler, programlar normal insan zekâsına hitap etmez, fakat biz yine de yalanlarla avunmak isteriz.

     İnsan hayatının üçte biri uykuda geçer. Yani bu cümlenin diğer anlamı hayatımızın üçte birlik kısmında bilincimiz kapalıdır. O zaman hayatımızın geriye kalan kısmını insan onuruna yaraşır bir şekilde, yalnızca gerçekleri öğreneceğimiz bilginin, arkadaşın, edebi şeyin peşinden koşarak geçirmemiz gerekir. 

       Bazen, insanlar, bir menfaat temin edebilmek için yalanlara inanır; resmi bir kuruma işleri düşse genellikle hukuka, mevzuata uygun olarak konuşana değil de, kanun dışı yol izleyene, yanlış yol gösterene itibar eder. 

      Yaşadığımız dünyada her şey yalanlar üzerine kurgulanmıştır. Yediğimiz / içtiğimiz ürünlerin ambalajları banka sözleşmeleri... her şey yalanlar üzerinedir. Sözleşmelerde tarafların ikisi de yalan olduğunu bilir aslında! 

       Bir filmde modern hayata ilk kez karışan bir çocuk “Kola” yı görüyor ve babasına soruyor: 

--- Bu nedir?

Baba yalan söylemiyor:

--- Zehirli su!  

**

 Yalan, çoğu zaman masumca ve hoşa giden bir hâl alır; “Adam uzak vilâyetlerden birinde vali, -bu, Osmanlı devrinde oluyor- İstanbul’dan –başkent İstanbul idi ya!- bir dostu gelmiş ziyaretine.. Vali paşa sormuş:

---Ne var ne yok İstanbul’da, neler söyleniyor?

Adamcağız, hoşa gitsin diye mi, yoksa hakikaten duymuş mu, valiye:

--- Zatıâlinizin sadrazam olacağını söylüyorlar, demiş. Vali gülmüş:

--- Şunun yalan olduğunu biliyorum ya! Ama hoşuma gidiyor, ne söylüyorlar, ne söylüyorlar? diye tekrar sormuş…”

 

***** 

Bu haftaki Saklı Kalan Şiirimiz 1936 yılına ait, unutulmuş şairimiz; Fuat Ömer.

YOLLAR 

Karanlık geceler;

Islıklar dallarda.

Varılmaz bahçeler

Uzak kumsallarda.

Durur düşünceler

Tutulmuş dillerde.

Uçar mı serçeler

Bu azgın yellerde?

Akıyor cüceler

Denize sellerde.

Korkunç bilmeceler

Eski masallarda.

Taşır karıncalar

Kalbimi ellerde.

Böyle kelepçeler

Gezilmez kollarda.

Sonsuz eğlenceler

Altın gondollarda.

Biten işkenceler

Dönülmez ellerde.

Adımı heceler

Bir yolcu yollarda.