Vahit Doğan


Vişne Ağacı

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


 Çocukluğumun ilk döneminin geçtiği köydeki evimizin bahçesinde kavak ağaçlarının yanı sıra birkaç tane de meyve ağacı vardı. 
Zannetmeyin ki çeşit çeşit meyve vardı. Köyde ne dut ağacını, ne de badem ağacını tanıdım; ikisinin meyvesini de şehre ilk göçtüğümüz yıllarda tattım. 
Ben yine köydeki bahçemize döneyim; bahçede bir tane elma ağacı vardı, cılız, çelimsiz kalmıştı ve hiç meyve vermiyordu. Bu ağaç fide olarak toprakla buluştuktan sonra köydeki birinin ‘gözü değdiği’ için – bizim köyde nazara göz değmesi denir- hep sıska kalmış. 
Bu ağaca dikkatli bakınca ağacın hüznünü görürdüm; üzerine düşen görevi yapamamanın hüznü… Bahçenin yukarı kısmında iki de kara erik ağacı vardı. Ağustos sonunda meyve verirdi. Bahçemizde benim en çok ilgimi vişne ağaçları çekerdi, iki taneydi, yan yana… 
Beş altı yaşındayken bu ağaçlara korkusuzca tırmanır, en yükseklerinde kalmış vişneleri koparmaya çalışırdım ve ağacın her tarafında hareket ederdim. Ağaçtan düşeceğim endişesini hiç taşımazdım, çocukça cesaret bu olsa gerek.Şimdi ise şehirde evimizin önünde bir dut ağacı var fakat bir metre yüksekliğe dahi tırmanmak istemiyorum. 
Neden tırmanamam bilemiyorum. 
Çocukken sahip olduğum hayallerimi, hayal kırıklıklarımı, kazaları, dizlerimi yaralamalarımı düşünüyorum; bunları düşünürken şimdiye kadar tanıdığım insanları vişne ağacına benzetiyorum, artık daha az hata yapmak, daha az hayal kırıklıkları yaşamak istiyorum. Ne vişne ağacına tırmanmak ne de bu yaştan sonra yanlış insanları tanımak istiyorum. 
“Yanlış bir kapı çalmışım dostlarım, yanlış bir kapı / Açılmış ardına kadar…” diyen şairin düştüğü hatalara düşmek istemiyorum. İnsan hep yerinde kalmaz, mekân da değişmez belki ama ya vişne ağacının üstünde uğradığım hayal kırıklıkları, yanlışlarım, yanlış dostlarım, boşa geçen vakitlerim… 
Bunları sorgulamak için illâ vişne ağacından düşmeyi mi beklemeliyim! ** Hafta sonu yürüyüş yaparken sol tarafımda yeni bir apartmanın inşaatının başladığını görüyorum, sağ tarafımda yani o inşaatın karşısında ise vişne ağaçlarının arasında inşaatın sevimsiz gürültüsüne inat sığırcık ve serçelerin cıvıltısı geliyor fakat bu sefer sesleri betona inat daha gür çıkıyor. İnsanın vahşiliği karşısında kaybedeceklerini biliyorlar belki de bir ağıt formunda haykırıyorlar, ben de öyle hissettim zaten…
Her tarafta, köylerde, şehirlerde, artık her bahçeli evde tel örgüler çevrili… Tel örgü yetmiyor, bir de beton duvar var. Aslında o teller, o duvarlar kalplere örülü, beton mikseriyle katılaşmış kalplere… 
** Dünyanın en önemli oyun yazarlarından Anton Çehov “Vişne Bahçesi” isimli sanki bugünler için yazılmış ölümsüz oyununda ‘Eski servetlerini kaybeden bir ailenin; tükenen umutlarının ve sonunda baba yadigârı vişne ağaçlarının katledilmesini’ anlatır. Ve bu oyunda şu konuşmalara da yer verilmiştir:(Vişne bahçesine haciz gelince) : 
--- “Bir hastalık için birden fazla ilâç önerilirse o hastalık iyileşmez cinsten demektir… 
Ben de düşünüyorum, taşınıyorum, bir sürü çare bulduğumu sanıyorum ama hiç birinin yararı yok!” (Aç gözlü, gözü para hırsı bürümüş insanlar için) : --- “Devlerin işe yarayacağını sanmıyorum. Masallarda iyidir onlar, gerçekte ise korkunçturlar.” 
Oyunun sonunda balta sesleri duyarsınız, ağaçlar kesilir gibidir. Aslında kesilen ağaçlar değildir, biz insanlarız.
Çehov şunu da söyler: “Sevgi sonsuzdur, sevgi ölümü yener” 
** Saklı Kalan Şiirler Köşemizde bu hafta iki şiir yer alıyor. 
İlk şiirimizin şairi Kâmran S. YÜCE, yıl 1954...
TOHUMDAN BU YANA
Orada bir ağaç yeşeriyor
Gölgesiz
Orada bir ağaç yeşeriyor
Kesecekler
Orada bir ağaç yeşeriyor
Sebepsiz
** İkinci şiirimizin şairi Baha Galip TUNALIGİL, 1955 yılına ait bir şiir.
BİR GİDİŞ VARDIR
Bir gidiş vardır sabahlara karşı
Bir gidiş vardır
Güneş denize inerken
Ay, düşünürken suda
Bir gidiş vardır
Geceler boyu
Uykuda.
Bir gidiş vardır yönü bilinmez
Bir parça götürür bizden
Bir parça koparır
Düşüncemizden.
Bir gidiş ki günler boyu
Sıyrılır içimizden.
Bir gidiş vardır canım kardeşim
Yaşanılmaz yeniden.