Özcan şimşek
6.06.2020 11:47:01
Bu haftaki yazınız tam bana göre. Ben de doğa dostu bir insanım. Ektiğim fidanlarım ve sebzelerim büyüdükçe mutlu oluyorum. Bu haftaki yazınız için çok teşekkür ederim.


Vahit Doğan


“Suyun Ruhu" 

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


“Yukarı baktım mı yer yer tepeler,
Dev olup dağları itesim gelir,
Aşağı baktım mı yer yer bahçeler,
Kuş olup dallarda ötesim gelir” 
            (Anadolu köylerinden bir türkü sözü) 

Canlılar içinde bir tek insanın mı ruhu vardır? Hayvanların, toprağın, suyun ruhu yok mudur?  ‘Taşın kalbi yok ama onu da yosun sarar’ dizelerini söyleyen ozan aslında taşın kalbi, ruhu olmasa bu dizeleri söyler miydi, ya da yosun taşı sevgisi ile çepeçevre sarmalar mıydı? 
Suyun ruhu var mıdır?
Eskiden, hanelerin dolu olduğu köylerde, çeşmeler çağlayanlar gibi akardı. Kadınlar, kızlar çeşme başlarında çamaşırlarını yıkarlar, filmlerde olduğu gibi yağız delikanlılar sevdiklerini çeşme başlarında görürlerdi. Ne zaman ki, haneler boşaldı, evler sahipsizlikten yıkılmaya başladı, ölüm sessizliği gibi bir ses duyuldu, çeşmeler de akmaz oldu. İnsan ruhu uzaklara gidince o gürül gürül akan sular da hissetti bunu ve çeşmeler de öksüz kaldı. 
Gerçekten suyun ruhu yok mudur? 

http://www.kirsehirhaber365.com/resimler/2020-6/5/867221645588999.jpg

 


Köyde tarım arazilerinin ekili olduğu uçsuz bucaksız toprakların arasındaki yollarda yürüyorum. Çiftçiler şu sıralar güya topraktaki ürünün verimini yükseltmek gayesi ile yüzlerce litre tarım ilacı kullanarak toprağı ve yetişecek mahsulü zehirlemekle meşguller. Ben de onlara soruyorum: “30 yıl önce ya da daha geriye gidelim; 60 yıl önce tarım ilacı, kimyasal gübre kullanılıyor muydu? Babalarınız, dedeleriniz “zehir” kullanmadan topraktan ürün alamıyor muydu? 
Sizler, binlerce lira verip aldığınız “zehir” sayesinde daha mı çok ürün elde ediyorsunuz? Verdikleri cevap şu: “Yerli tohum olmadığı için ilaç kullanmazsak ürün yetişmiyor. Eskiden insanların kullandığı yerli tohumdu, bu yüzden verim de yüksekti.”
Hakiki tohumun peşine hiç düştünüz mü, araştırdınız mı? diye soruyorum ancak bir cevap alamıyorum. 
Yine suyun ruhuna döneyim: Zirai ilaç atıklarının çeşme başlarına atıldığını arazideki o çeşmelerin suyunu içeyim dedim; İnanır mısınız, dağların arasından gelen o su bana tat vermedi, içinde ilaç var zannettim, içemedim. Elbette etrafındaki zehirler fiziki olarak sulara karışmadı ancak suyun ruhuna karışmış olacak ki ben öyle bir hisse kapıldım. 
Suya, toprağa, topraktaki canlıya ahlâki bir yaklaşımda bulunamayan insanın, hayatın diğer alanlarında tutarlı bir duruş sergilemesi beklenemez. 
Büyük edebiyatçı Oktay Akbal, henüz gençlik yıllarında yazdığı şiirinde “Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey” demişti. Bu söylediği kıtlık dönemlerinde, ekmeğin karne ile dağıtıldığı, ancak saflığın, dürüstlüğün hiç eksik olmadığı eski zamanlarda idi. Günümüzde ise, önce insan, sonra su, ardından da toprak bozuldu. 
O eski günlerin saflığını, tabii güzelliğini herhalde aşağıda okuyacağımız o bilinen hikâyeden başkası anlatamaz:
“İhtiyar çiftçi ölürken üç oğlunu etrafına topladı. 
--- Çocuklarım, dedi, son nefesimde size bir sırrımı vereyim. Bahçede bir define vardır. Kazın, bulun; zengin olur, rahat yaşarsınız. 
Çocuklar, babalarının mezarını açan kazmayı elden bırakmadılar. Bahçe alt üst edildi. Defineye rastlayamadılar. Ancak kazılmış tarlayı yüzüstü de bırakmış olmamak için bir şeyler ektiler. Mahsul bol oldu, sattılar. O zaman zengin oldular ve babalarının son nefesiyle beraber verdiği büyük sırrın hikmetini o zaman sezdiler:
--- Define toprağın altında değil, alın terinin içindedir. Fakat bu altın kümesi insanlara ancak toprak yoluyla geçer. Ter, toprağa damlayacak, toprak terle ıslanacaktır.”
Bir de şu atasözü bu hikâye gibi ne kadar yürekten gelir, değil mi: “Ek tohumun hasını, çekme yiyecek yasını”
Tarımda makineleşme insanı daha sağlıklı, daha mutlu mu kıldı? Çayırı, buğdayı orakla biçen dedemin nasırlı elleri sevginin ve şefkâtin ne demek olduğunu günümüz insanından daha mı az bildi? 
Ünlü fizikçi Einstein, bir yerde şöyle cümleler söylemiş, -söylediklerine katılır ya da katılmazsınız-
“İlmin, insanları fazla işlerden kurtararak fikri şeylere götüreceği yerde makineler vasıtasıyla, esir haline koyduğunu söylüyorum ve bu bakımdan ilmi eserlere ‘lanetli işler’ diyorum. 
Geçenlerde bir çiftçi televizyonda bir röportaj sırasında şöyle konuşuyor: “Dedem bu dünyadan, kooperatife, bankaya borçlu gitti, babamın da, benim de bir çok faizli kredi borcumuz var, borçtan kurtulamıyoruz.” 
Bu üç nesil çiftçiyi de mahveden şey acaba ne olabilir? Bereket denen ulvi kelime neden yalnızca sözlüklerde kaldı? Tabiatın zehirlendiği, devamlı borçlanarak gelecek üç neslin de ruhunun karardığı bir düzenekte bereketin adı olur mu?
Köyde ecime (anneanne): Bayat ekmekleri şehre teyzeme götüreyim, diyorum. Bana şu cevabı veriyor: “Sofra bezindeki ekmek kırıntılarını ben kargalara veriyorum, onlara yazık, beni bekliyorlar.”
Dediği gibi de yapıyor, 84 yaşında, ancak güneşte oturarak kargaların o ekmek ufağını yediğini görünce o ruhu ilaçla zehirlenmiş insanların görüntüsü bir an olsun gözümden kayboluyor. Bir de bin bir emekle bahçesinde yetiştirmekte olduğu fideleri, fasulyeleri, kabakların büyüdüğünü görünce nasıl mutlu oluyor! Toprağın coşku ile fışkırması onun en büyük sevinç kaynağı. Ancak fasulyelerin bir kısmının tarım ilacının sıçramasından dolayı çürüdüğüne üzülüyor.
 Ecimin o huzurlu hali bana, insanın ömrünün sonları yaklaşsa bile tabiata karşı ne kadar sorumlu olunması gerektiğini öğretiyor. 
*** 
Bu haftaki saklı kalan şiirimiz 1943 yılından, Şarkışlalı halk ozanımız Talibi COŞKUN’un bir eseri.
HASRETLİK
“Hasretlik var bu sevdanın ucunda
Ben yârimi göremedim üç gündür
Bu uzakta değil, köyün içinde
Evlerine varamadım üç gündür.

Yana yana ölür sevdaya düşen
Muradını alır yâre kavuşan
Yâri gördüm zülüfleri perişan
Ben saçlarımı taramadım üç gündür.

Ekine gidiyor elinde orak
Yârimi görünce aldı bir merak
Ekinler kurumuş tarlalar ırak
Bir halini sormadım üç gündür.

Yârim pek çalışkan irençber kızı
Benzini soldurmuş tarlanın tozu
Arayı açıyor ellerin sözü
Bir haber veremedim üç gündür.”