Özcan şimşek
27.06.2020 02:33:57
Nostaljiler insanı zamanda geriye götürür. Bu çoğu insanı mutlu eder. Şu an bende olduğu gibi. Yazınız için çok teşekkür ederim.


Vahit Doğan


“Sessiz Film"

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


Sinema sanatında ses varolmadan önce çekilen sessiz filmleri seyrettikçe, o eski filmlerin sesli filmlerden sanat yönüyle her zaman bir üstünlüğü olduğunu düşünüyorum: Konuşma olmadığı için her şeyi seyirciye mimiklerle, el, yüz ve vücut hareketleriyle anlatmak zorundadırlar, çok zor bir iştir…

Sessiz filmleri seyredince sükûtun ne kadar kıymetli bir şey olduğunu, atalar sözünü hatırlıyorum.

İnsan; çoğu zaman, bir kitapla, bir şiirle,  hattâ duvarlarla, ağaçlarla, kuşlarla, bahçede yetiştirdiği sebzeyle konuşur da, beraber çalıştığı insanlarla, yakın bir akrabasıyla konuşamaz.

Bir anadil dediğimiz konuştuğumuz dil vardır, bir de türkülerde geçen kalbin dili vardır. Konuştuğumuz dil, aynı dildir ama sözün kalpten geldiğini bilirsek eğer insanı insana yaklaştıran bağın ağızdan çıkan söz değil, yürekten okunan nağme olduğunu hatırlarız.

Geçenlerde TRT 2’de “Umudun Tarifi” isimli bir Japon filmi seyretmiştim. Filmin kahramanı 76 yaşındaki yaşlı kadın Tokue, küçük bir büfe sahibine iş başvurusunda bulunur. Bu işletmede Japonya’da çok meşhur olan ‘Dorayaki’ satılmaktadır. (Fasulye ezmesini ekmeğin arasına sürerek yapılan sandviç türü)  Ancak dükkânın işletmecisi, kadına önyargıyla yaklaşır, hem yaşlı olduğu için, hem de geçmişte geçirdiği cüzzam hastalığı nedeniyle ellerinin parmaklarında oluşan fiziki eksiklikler nedeniyle… Ancak kadını tüm önyargılarına rağmen işe alır. Yaşlı kadın o kadar muazzam ‘dorayaki’ yapar ki satışlar kısa sürede katlanır. Yaşlı kadınla genç patron arasında bir sevgi bağı oluşur. Çok şey konuşmazlar belki ancak bir anne-oğul ya da adına ne derseniz deyin bu bağlamda koparılamaz bir sevgi birlikteliği oluşur birkaç ay içinde. Kadın şunları söyler: “Yürekten inanıyorum ki bu dünyadaki her şeyin anlatacak bir hikâyesi var; gün ışığının ve rüzgârın bile… Hayatlarınızı sızlanmadan yaşamaya çalışınız… Bazen gözlerimiz öyle üzgün bakar ki bizi çevreleyen duvarları asla aşamayacağımızı düşünmenin verdiği bakıştır o…“

Her yıl İzmir’e gittiğimde çok sevdiğim arkadaşım Kurtuluş ile birlikte Bornova’da ‘Büyük Park’ta yer alan Down Sendromlu gençlerin çalıştığı çay bahçesinde otururduk. Oradaki sessizlik bize huzur verirdi. Birkaç gün üst üste oraya uğradıktan sonra bu çay bahçesinde çalışan bir çocuk, metroda beni tanıdı ve hatırımı sormuştu. Ne kadar mutlu olmuştum bilemezsiniz! Dediğim gibi mesele dil değildi. Pandemi nedeniyle yaklaşık 80 gün evde kaldıktan sonra işe giderken yaşı epeyce büyük olan bir çöpçü bana seslendi; beni merak ettiğini, uzun süre görünmediğimi söyledi. Ne ben onu isim olarak biliyordum, ne de o beni,  beş dakika konuşmuşluğumuz bile yoktu. Ancak bir akrabadan, işyerinde yıllarca çalıştığım bir insandan daha yakın davranmasıydı önemli olan.

*

Bu haftaki Saklı Kalan Şiirimiz iki hafta önce de bir şiirini yayınladığım Muazzez Aruoba’ya ait, yıl; 1941. Şairin o zamanki soyadının Kaptanoğlu olduğunu belirtmek isterim.

“İÇİMİN DÜNYASINDA”

Bazı ben bir cihanı sarmak istiyen selim,

Yalçın, karlı dağları aşıyor her emelim

Bazı da yıldızlara varmak isterse de elim

Bir an çocuklaşırım içimin dünyasında!

 

İnsan tutmak isterse göğün maviliğini

Sadece boşluklarda dolaştırır elini!

Sonra parmaklariyle  boğarak emelini..

İçin için kıvranır hakikatin yasında!

 

Böyle binbir emelle doludur benim içim..

Orda duygular temiz, hayat bir başka biçim!

İyi bildiğim halde bugün sadece hiçim..

Mucizeler kaynaşır içimin dünyasında!...