Göksel KARA


Sesin İçinde Şiir Şiirin İçinde Ses

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


Ev erkeğinin kralıyım şu sıra, hiçbir ev hanımı elime su dökemez. 
On beş gündür vilada değmemiş mutfağa dalıyorum. Elimde Roma askerleri mızrağına benzeyen vilada sopası, mutfağım; yurdunu koruyan vatansever. İlk üç beş saldırımı geri çeviriyor. Yılar mıyım be! Gönlümün mavi gözlüsü bu gün başlamamış mı vatan kurma savaşını. Ben de başlatacağım kurtuluş savaşımı, mutfakta, banyoda, balkonda ne varsa kir niyetine… 
Fakat ev çetin ceviz, kardeşim bu kadar mı büyüktü bu banyo ya…
”Yılgınlık yok direniş var!” 
Süpürgeyle daldığım salon, yeminle söylüyorum Büyük Sahra, elimde ki hortum Misisipi, ben neresinden sıksam öte yandan patlıyor…
Sonra kapı çalıyor. Bir emanet var beklediğim. Yanılmamışım ya gelen emanetler Selahattin Abim, Selahattin dostum, Selahattin meslektaşımdan. 
Bire bir tanışmadık kendisiyle. Bire bir tanışmaya çok da gerek var mı? Yani gözlerini görmeden bir insanın yürek yangınını bilemez miyiz? Yani acısını söyleyen bir dilin yangınını duyamaz mıyız yüreğimizle? Yani sevmek için şart mıdır görmek?
Şair dostum, yeni çıkan yürek yangınlarını göndermiş. ”Su Türküsü”, “ Güz Talanı,” 
Selahattin abimi ne zaman tanıdım ben? Dedim ya yüz yüze tanışmadık. 
Otuz yıl önceki ilk görev yerim Siverek, ilk gönül yangınım, cebimde ki parayı ilk kez kendi kazandığım yer. 
Ben gelmeden yıllar önce abimin doğduğu topraklar…
Ben gitmeden yıllar önce abimin ayrıldığı yer. Sevdadan hemşeriyiz yani.
Sonra sanal âlem, anlatılsa ciltler dolusu roman; söz olsa üç kelam. Ama öyle dostlarla tanıştım, öyle yüreklere dokundum, öyle eller yüreğime dokundu ki anlatamam. Hani Kayahan‘ın bir şarkısı vardı “yolu sevgiden geçenler,” bir gün bir yerde buluşurlar. Yolu şiirden geçen yüzlerce dostum, şiir yoldaşım oldu hepsine sevgi, hepsine saygı…
Sanal âlemde okumaya başladım Selahattin abimi. Renkleri ne çok kullanıyordu bu adam. Yedi verenin yedi rengi vardı şiirlerinde, ebemkuşağının tekmil rengi, hüznün ve acının ve kardeş kavgasının karası. Bir de köy öğretmeninin çocuk sevdası… 
Suyu anlatıyordu, denizin mavisini;
“Sarışın bir akşamın koynundaydı şiir “ derken şiirin yüzünde ki buğday rengini…
“Ah bu mazlum şiirler
Kederli türkülerle öz kardeştiler.”
 “ Diyelim son bahardı
Tütün tadındaydı hava
Bütün sözler gözaltındaydı.
Kırmızı bir dal yere düştü
Yani ellerini arkadan bağlıydı 
Sosyalist bir şiiri tutukladılar
Neyse ki darağaçları yoktu
Müebbete hüküm kestiler
Zindana şiir düştü.”
 “ Söz Yunus’tu oysa
Pir Sultan’dı Nazım‘dı.”
Ne çok sevdamız mahpushanelerde, ne çok sevdamız yârin gözbebeklerinde, ne çok düşümüz bir çocuğun ınga diyen sesinde gizli. 
Yine Siverekli bir şairin sözleri düşüyor aklıma,
 “Biz çoktan erittik yüreğimizin çelik potasında, sütun bacaklı kızların göz bebeklerini…” ve Ahmet Arif’i anımsatan dizeler…
“Oy havar! Yağmur ateş tanesi
Uykusuzluk, kan oyalı bir yazma
Ve ranzalarda sayısız kişi. ” 
Aynı memleketin çocukları, aynı acılara tanış, aynı yangınlara gebe ve aynı zehre efsunlu… 
Tey tey tey de tey tey! Kırşehir’imin bozlağı sen de alışık değil misin bu acılara, ya Maraşlı Merik, ya salkım salkım tan yellerini bekleyen İstanbul ya sevdiğine hasret Sarı Gelin…
Şair Selahattin Utkun'un şiir yazan elinde kalem yoktur.  Çeyizlik halısını bitirmeye çalışan bir Türkmen, Çerkez, Kürt gelininin elinde tuttuğu yün topakları vardır. Memleketimin renklerini döker satırlara. Selahattin’in elinde kirtiki makası ve düşlerinde daha ince halı dokumasınlar diye İngilizlerce parmakları kesilen Hindu çocukların gözyaşları vardır.
"Ay kırmızıya, düşer. Dörtnala koşar kırmızı atlar, Siverek çayı esmer akar."
İşte bu yüzdendir Siverekli yiğitlerin yanık tenli oluşları ve acıların rengi gridir…
“Yani gri acılar içindeydik hepimiz
Ay yüzünde siyah bir leke vardı.” 
Sevdiğini anlattır Selahattin Utkun, ya da hepimizin yüreğindeki acıyı, sevdayı kâğıda döker kendi fikrince.
“Gözlerine dolanmış 
Sıcacık yağmurlar var 
Beyaz ve tatlı 
Yağmurlar ki aşk hükmünde 
San ki Güneş’e yağan 
Memleketim gibisin…”
“ Yüreğin 
Güneş’le Ay’ın öpüştüğü yerdir…” Sizin de damağınıza Nazım‘ın 
“Sen esirliğim ve hürriyetimsin .” şiirinin tadı değmedi mi?
Bu vurdu beni, bu sol yanımı sızlattı.
“ Gidersen, seni bir su gibi sevdiğimi unutma…” demiş Selahattin Utkun
Gençliğimde sakladığım yürek yangınına sık sık okuduğum bir şiir düştü aklıma… Sanırım Ümit Yaşar Oğuzcan’a aitti.
“ Bir gün gelir de unuturmuş insan 
En sevdiği hatıraları bile
Bari sen her gece yorgun sesiyle 
Saat on ikiyi vurduğu zaman 
Beni unutma…”
Ve okumaya, okurken kaybolmaya,  kaybolduğum zulalarda kendimi bulmaya devam ediyorum.
“Vakit akşam 
Ay kızıl
Saat sen.” Bir gönle kaç şiir sığar Selahattin usta. Ya bir gönül kaç sevdayı tutsak eder içinde?
“Bu sana son şiir”. 
Kaç kere başladık o son şiire, kaç kez yarım bıraktık, kaç kez yırtıp attık. O son şiiri yazmaya gözü keser mi şairin gücü? Ya da ne bileyim son yolculuğa kadar o son şiiri yazmayı mı bekler? Bu günlük bu kadar yazacağım. Selahattin utkun ‘un her kelimesi alıp götürüyor beni…  Bu günlük bu kadar yazacağım. Ne kalemim ne yüreğim yetmiyor Selahattin Ustanın gönül imbiğinden dökülenleri toplamaya…
“ Ve bir yürek ayrılır içimdeki denizden
Yürek alaboradır
Deniz kendi suyunda boğulur…”
Ellerinden öpüyorum güzel yürekli adam. Bu kadar yük, bu kadar hüzün, bu kadar sevda zor geldi yarım yüreğime…