Polat BİLİCİ


SAZAN !

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


Sazan balıkları dünyanın en saf yaratıklarıdır. Balıkçılar sazan yakalarken hiç yorulmazlar. Gece biraz ışık tuttular mı, sazanlar hop diye kendilerini atıverirler kayığın içine. İşte ondandır her şeye inanan insanlara, "öyle sazan gibi atlama" derler. Bazen de uyanık geçinen saflar vardır. Öyle de inattırlar ki hata yapsalar da, hatalarını kabullenmeyerek, hala dediğim dedik diye ayak direrler.

Kimden mi bahsediyorum? İsmi mevzubahis değil hani, neyime lazım, zaten o bu yazıyı okuyunca küplere binecektir. Küplere binse de o şimdi İzmir'de bense Ankara'dayım. Aşağı yukarı aramızda 600 kilometre mesafe var ki, gelmeye gözü kesmez. Gelmeye kalksa da, Ankara'ya gelmeden öfkesi (siniri) geçer. Hani duymasın da onu kandırmaktan kolay ne var ki? Atarım ortaya bir konu o yine yapacağını yapar, sazan gibi atılıverir meseleye, onda bu sazanlık olduktan sonra... Bizimkisi radyodan bir reklam duymuş. Bu reklama da inanmış! Bir de beni inandırmaya çalışmaz mı? Bir gün geldi yanıma, "toprağım" diyerek başladı anlatmaya. Anlattıkça anlatıyor. Oysa o reklamı ben de duymuştum, üstelik kaç kere... Tıpkı reklamlardaki gibi anlattıkça anlatıyor.

"Bak toprağım adam öyle bir icat yapmış ki! Bu icat küçük bir aletmiş. Arabanın gaz hortumunun yanına bağlıyormuşsun, neredeyse yakıtı yarı yarı düşürüyormuş" diyerek beni de almaya teşvik ediyordu. "Git parçacılardan al o icadı, taktır aracına. En azından randıman alamazsan geri iade edersin" söylemimi kim dinliyor ki? Yine toprağım girmiş inat krizine, illa ki dediği dedik olacak. "Vallahi toprağım benim paramı savuracak halim yok. Mademki bu icadı bulmuş bu adam, alır patentini, bırak Türkiye'ye tüm dünyaya pazarlar" dedim. Sanki ona değil de havaya konuşmuşum gibi adam anlamıyor ki. Bir de beni eleştirmez mi: "Ne kadar da pintiymişsin, şunun şurasında vereceğin para da bu kadar, istersen sana da getirteyim" dese de, aman aman aman," Ben istemem" desem de bizimkisi inat ya, dediğini yapar, iki taneye yazılır.

Bir gün cafede arkadaşlarla sohbet ediyoruz. Benim telefon çaldı. Ekrana baktım ki,"toprağım" yazılı. "Alo" dememle,"neredesin toprağım" diye telaşlı telaşlı sorunca, yerimi tarif ettim, "Bekle orada hemen geliyorum" diye. Toprağım "bekle" diyecek de beklemeyeceğim öyle mi? Onun emri olur, erkeksen de bekleme, vallahi İzmir'i sana dar eder. Geldi cafeye,"Bin arabana beni takip et" dedi. Olay ne, niçin takip edecekmişim desem de, imkanı mı var ağzından bir kelime alamazsın. O önde, ben arkada, girdi Gaziemir'deki Oto Sanayi Sitesi'ne. Durdu bir tamirhane önüne, indik aşağıya. Elinde iki adet küçük paketi, tanıdığı ustaya uzatıp,"Şunları arabalarımıza tak" deyince, usta daha paketleri açmadan başladı gülmeye. "Abi nasıl inandınız o üçkağıtçılara? Bunun içinde iki parça mıknatıs var. Üç senedir milleti kandırıyorlar. Son zamanlarda artık gelen giden yok diye sevinirken, bu sefer de siz geldiniz dese de, bizimkisi hala ayak diretiyordu, ne yapacaksın kardeşim, aç hele aç" söylemleriyle. Yine bir gün arabada oturduk kafa dinliyoruz. Bizimkinin yine morali bozuk. Morali bozuk olunca, bir bakışta anlarım. "Toprağım sana bir numara vereceğim, o numarayı arar mısın?" dedi. Olur, tabii ki dedim ve İstanbul Avrupa yakası telefon koduyla başlayan bir numara söyledi. Ben yazdım verdim telefonu kendisine. Telefon çalmaya başlayınca, "Bunlar benim telefonumu açmıyorlar. Senin numaranı tanımazlar. Şunlara bir küfür edeyim de ciğerim soğusun" dedi ve telefon habire çalıyor, bizimkisi beklemede.

Ver şu telefonu bir de ben dinleyim dedim. Telefonu kulağıma götürdüğümde telesekreterin, "Beklediğiniz için teşekkürler, telefonunuz şimdi bağlanacak" aldatmasıyla...

Oysa toprağımın yakıt cihazında kandırıldığı yetmiyormuş gibi, bir alana bir de bedava denilen kulak temizleme cihazından da almış ve her ikisi de çalışmıyormuş. Ah canım toprağım. En azından ciğerini soğutsaydı. Telefonu da açmıyorlar ki...