Özcan şimşek
24.10.2020 11:05:42
Kızılayın önemi herkesçe iyi bilinmelidir. Teşekkür elinize sağlık.


Vahit Doğan


Saklı Kalan Yazılar "Kızılay"

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


http://www.kirsehirhaber365.com/resimler/2020-10/22/79738220104636.jpg
  
Her yıl, 29 Ekim- 4 Kasım tarihleri arasındaki hafta, Kızılay Haftası olarak kutlanmaktadır. Bu nedenle siz değerli okurlarıma çok eski yıllardan, bu Hafta ile ilgili, şimdi adları unutulan gazete ve yazarların yazılarından ikisini yayınlıyorum; noktasına, virgülüne dokunmadan… Ancak şunu da hatırlatmak istiyorum: Yaklaşık 8 aydır yaşadığımız salgın günlerinde Kızılay’a daha çok ihtiyacımız var ve bu nedenle Covıd-19 hastalığını geçirmiş ve iyileşmiş her sağlıklı yurttaşı kan vermeye davet ediyorum. (Ben bu yazıyı hazırladığım sırada, Sağlık Müdürlüğü tarafından, test sonucu pozitif çıkan işyerinden arkadaşım nedeniyle 14 gün boyunca karantinada olmam gerektiği hususunda tarafıma bilgi verildi.)
“….. Ey kanları simâyı beşerden
Dikkatle, metanetle silen şefkati zi-fen!”  
İlk okuduğum andan beri hatırımda kalmış olan bu bir buçuk mısrağ Tevfik Fikret’indir ve rahmetli şair bu sözlerle “mukaddes” Hilâliahmer Cemiyetine hitap etmişti. 
Eski ağdalı ismini bırakıp Kızılay adını alan bu kutsal kurumun haftası başlıyor.
Bundan bir asır kadar önce bir harp sahnesinde yaralanmış askerlerin bakımsız ve ilâçsız inlediklerini görerek yüreği sızlıyan şefkatli bir hekimin gayretiyle kurulmuş olan Kızılay, bayrağında kırmızı renkli bir işaret taşımasına rağmen bugün bütün dünyada insanların “kara gün” dostudur.
Beşer bilgisinin bu kadar ilerlemiş olmasına, insanlık duygusunun bu derecede işlenmiş bulunmasına rağmen, hâlâ, insan kütlelerinin insan kütlelerine merhametsizce saldırma ihtirasları vardır. 
Bir gün sarsılan yer, bir gün taşan bir ırmak insanoğlunu evsiz, barksız bırakabilir; bir gün saldırgan bir ordunun karşısında vatan ve istiklâl müdafaası için şahlanan kahraman çocukların alnından kanlar sızdığını görebiliriz.
O zaman vatandaş,  başları ile gökyüzü arasına gerilecek çatıyı, o zaman açılmış yaraların üzerine sarılacak şifa sargısını bulabilmek için başvuracağımız büyük bir kaynak vardır: Kızılay! 
Gönüllerimizde yaşıyan şefkat ve yardım duygularını teker teker maddi vasıtalarla göstermek istersek buna muvaffak olamayız, fakat o iyilik ve fazilet damlaları muhakkak ki Kızılay’da toplana toplana büyük bir şefkat gölü olur.
Kızılay haftası yaklaşırken ona, hele, dünyanın bu karanlık günlerinde ne kadar muhtaç olduğumuzu hatırlamalıyız:
Başkalarını düşünüyorsanız, başkalarına yardım için, kendinizi düşünüyorsanız yarın başınıza gelebilecek bir felâkete şimdiden çare hazırlamak için Kızılay’ın yardımına koşunuz. Çünkü bu fazilet kurumunun yardımına koşma kudreti, kendisine yardımına koşanların sayısı ile artacaktır.
(Ulus Gazetesi, T.İ. 1940 yılı) 
*** 
KIZILAY DEYİNCE…
Nerede yıldızsız bir ay görsem ve nerede Kızılay’ın adına rastlasam, hafızamda şu tablo canlanır:
Bu, bir dostumun anlattığı bir çocukluk hikâyesidir. Arkadaşım, dört yaşındayken geçirdikleri büyük felâketi anlatırken, bir geceyarısında kızıllaşan gökyüzünü tasvir ederken âdeta elleri titriyor ve o ıstıraplı geceyi yeniden yaşıyormuşçasına azap çekiyordu. Fatih’te oturuyorlarmış. Bir gece nereden bilinmez sıçrıyan bir kıvılcım kendi evlerini de içine alan büyük mahalleyi dumana, aleve boğmuş ve yalayıp yutmuş; meşhur Fatih yangını…
Ben, olup bitenin ayrıntılarını hatırlıyabilecek yaşta değildim, diyor, yalnızca şunu biliyorum. Uyuyordum, birden annemin beni kucaklamasıyla uyandım, ortalık feryat içindeydi, “yanıyoruz, ölüyoruz, can kurtaran yok mu” sesleri gökleri tutuyordu. Beni önce mahallenin başına kadar götürdüler, oradaki meydanın köşesine koydular. Uyku sersemliği içindeydim, belki de kendimi rüyada sanıyordum.
Ben acı hakikati ertesi gün çocuk anlayışımla bile kavradım. Hayatta tek umudumuz, bütün servetimiz, varımız yoğumuz, bir gece içinde yok olmuştu. Bir kıvılcım, yüzlerce aile içinde bizim de ocağımızı söndürmüştü.
O gecenin hatırımda kalan belli başlı hâdiselerinden biri de, sabah erkenden uyandığım zaman gördüğüm manzaradır. Daha önceki yangınlardan kalma bir harabe, geceki yangından kurtarılabilen eşya, dağınık bir şekilde sağa sola atılmış, bütün mahalleli bu eşyaların arasında perişan bir vaziyette kara bahtlarının yasını tutuyorlar. Hâlâ ağlaşanlar, bağrışanlar, saçlarını yolanlar var. Biz küçükler kimseye bir şey soramıyor, o halimizle, olup biten büyük faciayı bütün dehşetiyle kavrıyorduk.
İşte bu sırada oturduğumuz yere bir iki araba ve birkaç “efendi” geldi. Derhal arabalardan yere atladılar. Aramıza karıştılar. Halimizi, hatırımızı sordular. Öyle güzel sözler söylediler ve öyle cana yakın konuştular ki âdeta felâketi unuttuk; sonraları anlıyorum, bizi teselliye gelmişlerdi.
--- Hepsi olur, diyorlardı, hepsi yerine gelir. Kazaya rızadan başka çare yoktur. Siz bir şeye dua edin: Allah bu millete zeval vermesin. O, şefkatlidir, hamiyetlidir.
Bu “efendi” lerde gönül kibir de yoktu. Kendi elleriyle bir köşeye semaver kurdular, bir ocak yaktılar, üstüne getirdikleri kazanı koydular. Bize, çorba, çay ve peksimet dağıttılar. Şimdiki gibi aklımdadır. Sonbaharın serin sabahında felâketten ve soğuktan titrerken kavuştuğumuz bu nimet sevincinden bize gözyaşları döktürüyordu. Ümitsiz kalan insanlara o dakikalarında uzatılan el, zayıf bile olsa, ne mucizeli görünür ve ne derin bir minnet uyandırır. 
Anneme yaklaştım:
--- Anne, dedim, bu yediklerimiz kimin, bu efendiler kim? 
Annem, zavallı iyi kadın, gözleri dolu dolu yüzüme baktı. Bir müddet konuşamadı. Uykusuzluktan, bitkinlikten daha çok derinleşmiş gözlerinde, çocuk anlayışımla, içli minnet duygularını okuyordum. Titrek sesi, şimdi kulaklarımda çınlıyor gibidir: 
--- Oğlum, dedi. Bunlar “Hilâliahmer”in adamları. Kara gün dostları…
Hiâliahmer’i ben daha o yaşımda birkaç iyi kalpli “efendi” nin şahsında tanıdım. O efendilerin suratlarını artık hatırlamıyorum bile.. Fakat hiç aklımdan çıkmıyan bir şey var: Tasvir edemiyeceğim o perişanlık ve sefalet manzarası ortasında, Kızılay dolaşıyordu. 
(Ulus Gazetesi, Kemal Zeki Gencosman, 1941 yılı)