Özcan şimşek
13.05.2020 11:02:11
Okurken keyif aldığım güzel bir yazı olmuş. Elinize emeğinize sağlık. Size bir şey sormak istiyorum. Yazma yeteneğiniz oldukça güzel. Bir kitap yazmayı hiç düşündünüz mü?.


Vahit Doğan


Saklı Kalan Ramazan Yazıları 3

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


“Bismillâhirrahmânirrahim,

Allah’ım, senin rızan için oruç tuttum, sana inandım, sana sığındım. Senin rızkınla orucumu açtım. Hamdolsun verdiğin nimetlere, sağlık ve afiyete.

Ey bağışlaması bol Rabbim; beni, ailemi, milletimi, devletimi ve inananları koru. Rahmetini, yardımını esirgeme ülkemizden. Bizlere yaşama sevinci ver, her türlü güçlüğe karşı dayanma gücü ver, senin her şeye gücün yeter. Amin”

Çocukluğumda ramazan şimdi olduğu gibi bahar aylarına denk geliyordu. Köyde ve şehre göçtüğümüzdeki ilk yıllarda Ankara ezanı okunduktan sonra televizyonda, tok sesli birisi hâlâ hafızamda olduğu gibi kalan, hiç unutamadığım yukarıda yer verdiğim “İftar Duası”nı okurdu. O okudukça ardından ben yüksek sesle tekrarlardım bu duayı. Gerek köydeki gerekse şehirdeki evimizde sofrada tek kap yemeğimiz olurdu. Et bilmezdik, hepimiz babamın fırça sallayarak kazanacağı para ile kurulan o sofrada patates yemeği en çok yediğimiz yemeklerdendi. Hiç kolay değildi o kadar çoluk çocuğa bakmak ve imkân dahilinde değildi çeşit çeşit yemek yemek! Çocukluk hatıramda kalan başka bir şey yine köyde evimiz arkasındaki tepede ezan sesini beklemek ve yüksek sesle “Ezan okundu, ezan okundu!” diye haykırmaktı. Bir de köyden yaklaşık 3 km uzaklıktaki “Çakır’ın Çeşmesi”  dediğimiz o çeşmeden testi ile su doldurup iftar sofrasına o suyu yetiştirmekti. Bir de çocukken en büyük isteğimiz oruç tutmasak bile sahura kalkmaktı. Ne güzel bir duyguydu sahura kalkmak!

Neyse benim çocukluk hatıralarımı bir kenara bırakalım ve üçüncüsünü sizlere sunduğumuz saklı kalan ramazan yazılarımıza devam edelim:

“Eski Türk evlerinde mutfaklar evin oturulan bölümlerinden uzak olurdu. Böylelikle yemek kokuları, hârem ve selâmlıktakileri rahatsız etmezdi.

Yemekler, hârem ve selâmlığa “ayvaz” adı verilen uşaklar tarafından taşınırdı. Hâremin önünde bir dönme dolap vardı. Ayvazlar hâremin yemeklerini bu döner dolaba bırakırlardı. Eski Türk evlerinde iftar sofralarının rengine, çeşidine diyecek olmazdı. Hali vakti yerinde olanların kapıları otuz ramazan konu komşuya açık olurdu.

İftar sofraları tam anlamıyla bir yemek şenliğidir. İftar sofraları “İftariyelik” tâbir edilen çerezlerle açılırdı. Kara ve yeşil zeytin, peynirler, reçeller, pastırmalar, sucuklar, balık dolmaları ve çörekler şaşmaz iftariyeliklerdir. Bunlardan sonra sıra çorbalara gelirdi. Çorbalar içildikten sonra gerçek iftar sofralarından rastgele birine göz atmamız mümkün olsaydı, şunları görecektik: Enderun yumurtası, pideli kebap, emir dolması, pilav, kaymaklı elmasiye, sakız muhallebisi ve binbir çeşit şerbet…”

Bir deyiş:

“Çeşmi insaf gibi kâmile mizan olamaz

Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamaz

Eylesek her ne kadar tutiye talimi zeban

Papağana konuşma öğretsek de

Sözü insan olur ama özü insan olmaz.”

                                                          (Talibi)

**

“Bir fakir Bektaşi dervişi, bir Mevlevi ile konuşurken, Mevlevi’nin giydiği cübbenin çok geniş yeni (yani kol ağzı) dikkatini çekmiş olacak ki sormuş:

--- Erenlerim! Yeniniz neden bu derece geniş?

Mevlevi geniş kolu ile örtücü ve himayekâr bir hareket yaparak:

---Sultanım! Biz gördüğümüz günahları bu geniş yenimizle örteriz, ya siz bu daracık kolla ne yaparsınız?

Bektaşi boynunu büküp cevap vermiş:

--- Biz görmeyiz ki örtelim!”

[Bu müsamahakârlık hikâyesidir. Hepimizin günâhı olduğuna göre, evvelâ kendi kusurlarımızı görmek yolunu tutarsak hiç değilse başkasının tarizine uğramaktan kurtulmuş oluruz.]

**

Ziya Gökalp’in “Oruç” manzûmesi:

“Nefsimizin iyi, kötü her emrine uyarken,

Yılda bir ay sen gelirsin bizi irşat etmeğe,

Hep başlarız gönlümüze karşı cihad etmeğe.

 

Birkaç günler bu savaşta biraz güçlük duyarken,

O güçlükler kolaylaşır, nefsimizi yeneriz,

Hayrın şerden daha kavi olduğunu deneriz.

 

Bir insan ki karşı koyar susuzluğa, açlığa,

Nefsindeki arzuları alt etmeye çalışır,

Hayalin dizginini zapt etmeye alışır.

 

Artık kibir, tama gibi bir manevi kasırga

Kayalardan muhkem olan tıynetini sarsamaz;

Artık, vicdan cennetine İblis ayak basamaz.”