Çerkez BOZDAĞ


O Hesabı Gördüm

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


Hacı Hurşit hali vakti yerinde, aylık kazancı on tane kalabalık aileyi geçindirecek düzeyde elli yıllık bir esnaftı. 2020 yılına kadar ülkedeki pek çok insanı sarsan krizlerin hiçbirinden etkilenmemişti. O bir ticaret cambazıydı. Toptan gıda işinden lokantacılığa, inşaat malzemesi satıcılığından müteahhitliğe kadar pek çok işe el atmış, elinin değdiği her işi de tomar tomar paraya çevirmişti.
    Hacı Hurşit altmış sekiz yaşındaydı. Onu bir defa gören kişi bir daha unutmazdı. Kıpkırmızı bir başı vardı Hacı Hurşit’in. Hacca gidip döndükten sonra bir de tıpkı saçlarını andıran kıpkırmızı sakal bırakmıştı. İri burnu, hep kan oturmuş kahverengi gözleri ve kocaman ağzı onun hafızalarda sürekli kalmasını sağlayan önemli özellikleriydi.  Gençliğinde su verilmiş kavağı andıran uzun boyu şimdilerde eskisi gibi dik duramıyordu. Artık beli bükülmüş, sırtında bir kambur büyümüş, zaman ona gençliğin kalıcı olamayacağını göstermişti. Yine de her işi, her düşüncesi dünyalıktı Hacı Hurşit’in. Kendi dört oğlu ve üç kızının onun gözündeki yeri bambaşka idi. Dünya bir yana, kendi çocukları bir yanaydı. Hele yedi çocuğundan olan on üç torunu bu dünyanın en taze meyveleriydi onun için.
    Hacı Hurşit’e göre ticaret, aklını başkalarından daha çok ve daha iyi işletme sanatıydı. Ticaret bir koyup beş almak demekti. Ticaret başkalarının sırtına basa basa en tepeye tırmanmak demekti. Ticarette kazanç için her yol mübah idi.
    İşçiler çalışırdı Hacı Hurşit’in yanında hiç acımadığı. Ona göre en iyi işçi, en çok işi en ucuz fiyata yapan kişi demekti. İşçisine acıyan işverenin acınacak duruma düşeceğine inanırdı o hırs küpü adam. Yanında çalışan işçilerin belki onda birine göstermelik sigorta yapar, daha ucuza insan çalıştırmak için de her işçiyi en fazla iki sene yanında tutardı.
    2020 Yılı’nın Şubat ayında Çin’de bir salgın hastalık başladı. “Koronavirüs” denilen bir bela bütün dünyaya yayıldı. Pek çok ülkede on binlerle anılan insan öldü. 2020 Yılının Haziran ayında dünyanın Süper Gücü olarak bilinen Amerika Birleşik Devletlerinde ölen insan sayısı 110 bini geçmişti. Gelişmişliği ile övünen Avrupa Birliği Ülkeleri virüs karşısında büyük bir acizlik yaşıyordu.
    Salgın tüm diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de hayatı durdurdu. Fakat dünya geneline bakıldığında Türkiye o virüsten en az etkilenen ülkeler arasındaydı. Sağlık çalışanlarının kendi canlarını ortaya koyarak verdikleri kahramanca mücadele bu belayı diğer ülkelere göre çok daha hafif atlatmamızı sağlamıştı. Tehlike henüz sona ermiş de sayılmazdı.
    Koronavirüsten kaynaklanan ölümleri en düşük düzeyde tutabilmek için ülkemizde 65 yaşın üstündeki vatandaşlarımıza sokağa çıkma yasağı uygulanıyordu.
    Hacı Hurşit kabına sığmayan bir adamdı. Yasak masak ona vız geliyordu. Uygulanan yasaklar sonucu kazanç yollarının çoğu tıkanmış, bu durum da onu iyiden iyiye çıldırtmıştı. Bu, ne anlaşılmaz bir hırstı böyle? Şu ana kadar edindiği servet torunlarının çocuklarına bile ömür boyu yeterdi. O, maske ve eldiven takınmadan, mesafeye filan dikkat etmeden, yasakları hiçe sayarak her gün sokağa çıkıyor, bomboş sokaklarda deli koyunlar gibi dolanıyor, işyerlerinin kapalı oluşu karşısında öfkeden çıldırıyordu.
    Nihayet denetimli bir şekilde işyerleri açılmaya başladı. İşyerleriyle birlikte Hacı Hurşit’in çenesi de açıldı. İşçiye, aşçıya, sucuya, elektrikçiye, garsona, temizlikçiye avaz avaz bağırmaya başladı. Aynı terörü tamamı kendisine ait olan ve bütün çocuklarının bir arada oturduğu apartmanda da estiriyordu. Bir gün sahibi olduğu lüks lokantayı kontrole gittiğinde aniden başı döndü, ateşi yükseldi ve nefes almakta çok zorlandı. Lokanta çalışanları hemen bir ambulans çağırdılar ve onu hastaneye kaldırdılar. Hastanede Hacı Hurşit’i hemen yoğun bakıma aldılar. Sonunda o hiç ciddiye almadığı koronavirüs onun da vücuduna yuvalanmış ve onu koynuna alıp yatırmıştı. Bu yetmiyormuş gibi bütün ailesi ve bütün çalışanları da karantinaya alınmıştı.
    Bir hafta sonra öldü haberi geldi Hacı Hurşit’in. Fakat nasıl olur, kendisi sağ idi. Aynı zamanda mezara defnedilen tabutun içinde de kendisi vardı. Yakınlarının ağıtlar, acılar içinde kendisini defnedişini hayretler içinde seyretti. O bir kenarda herkesi görüyor fakat hiç kimse onu göremiyordu.
    Cenaze töreninden sonra Hacı Hurşit kapkaranlık bir tünelden geçti. İçine onlarca insanın sığdığı, altlarında ateş yanan devasa kazanların bulunduğu bir yere vardı. Her kazanın yanında o gün koronavirüsten ölen bir kişi duruyordu titreyerek. Onların karşısında da her birinin kendi suçlarını itiraf ettikleri büyük büyük yazı tahtaları vardı. Ateş üstündeki kazanların başucunda bekleyen zebaniler oraya gelen günahkârların yazı tahtalarındaki günahlarını yüksek sesle okumalarını emrettiler.
İlk sırada bekleyen kadın yazı tahtasına yazdığı kendi günahını okudu:
“Ben duygularıma yenik düştüm ve evime her gün ekmek getiren kocamı yakışıklı bir yabancı erkekle aldattım.”
İkinci sırada bir çoban vardı.
“Ben,” dedi. “Köyümüzdeki öteki çobanın üç tane koyununu çalıp sattım.”
Üçüncü sıradaki genç adam inledi:
“Ben bütün ısrarlarıma rağmen bana hiç yüz vermeyen namuslu bir dul komşu kadına iftira attım.”
Dördüncü sırada takım elbiseli,kravatlı bir genç memur vardı.
“Ben bulunduğum makamı kötüye kullanarak birçok vatandaştan rüşvet aldım.”
Beşinci sıradaki perişan kılıklı genç, yazdığını ağlayarak okudu:”
“Ben bana içki parası vermeyen annemi öldüresiye dövdüm.”
Sıra Hacı Hurşit’e gelmişti. Ağlayarak cevap verdi:
“Benim günahlarım bu yazı tahtasına sığmaz. Ben çalışan işçilerime hak ettikleri ücreti sürekli eksik ödedim. Eşime ve çocuklarıma zulmettim. Devletten vergi kaçırdım. Kazancımın zekâtını vermedim. Komşularım aç ve susuzken safahat sürdüm. Hangi bir günahımı sayayım?”
Tam sözünü bitirmişti ki uzaktan, çok uzaktan birinin kendisine seslendiğini duydu:
“Hurşit amca, Hurşit amca! Pes etme. Uyan ve bizimle kal!”
Önce kazanlar, kazan başındaki zebaniler ve cezalandırılmayı bekleyen insanlar kayboldu. Hacı Hurşit kapkaranlık bir tünelden geçti ve ışık görüldü. Arkasından bir kadın sesi duyuldu:
“Çok şükür hasta hayata dönüyor.”
Hacı Hurşit neden sonra inleyerek kendine geldi. Başucunda gencecik bir melek, gülen gözlerle ona bakıyordu.
“Hurşit Amca,” dedi. “İyi misin? Allah seni bize bağışladı:”
Hacı Hurşit bitkin bir sesle sordu:
“Sen kimsin güzel kızım?”
“Ben Doktor Melek Ayyıldız. ..”
Hacı Hurşit gülümsedi:
“Dünya gözüyle tekrar bir melek görmek de varmış. Kızım, ben kaç gündür yatıyorum.”
“Yirmi üç amcacığım…”
Hacı Hurşit on on beş kişilik elleri eldivenli, yüzleri maskeli bir sağlık ekibinin alkışları arasında taburcu oldu. Bütün aile büyük bir sevinç içindeydi. Büyük oğlu elini öptü.
“Baba,” dedi. “Biz senden umudu tamamen kesmiştik. İki defa öldü haberin geldi. Şükürler olsun ki sonunda Allah seni bize bağışladı.”
Hacı Hurşit bitkin fakat anlamlı bir şekilde gülümsedi.
“Ben yaşıyorum çocuklarım.” dedi. “Çok şükür ki hayatla ölüm arasında yaptığım yolculuk sırasında dünyaya ait bütün hırslarım öldü. Ruhumu teslim etmeye her yaklaşışımda öte taraftaki hesap gözlerimin önüne kondu. Şunu anladım ki hiç kimse öbür tarafa hiçbir şey götüremiyor ve anladım ki bu dünyada sakladığımızı sandığımız günahlarımızı orada kendimiz ifşa ediyoruz. Benim için artık dünyalık kazanç savaşı hepten sona ermiştir.”
Hacı Hurşit o günden sonra halim salim, herkese hep gülümseyen bir insan oldu. Bütün mallarını çocukları arasında dağıttı ve kendisini muhtaç insanlara hizmet etmeye vakfetti. Onun komada kaldığı sürede neler gördüğünü ise hiç kimse öğrenemedi.