Emin SALMAN


Mucizelerde Gizli Yaşam...

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


Mevsim yaz... Sıcak güne, yaşamın ağır yükü altında yorgun bir ürpertiyle uyanıyorum. Hafta sonunun mahmurluğuyla geceyi uzatmak istiyorum. Oyalanıyorum yatakta... İçimi dolduran boşlukla, yalnızlığımla baş başa kalmak istiyorum. Zaman, yaşanan bir sonsuzluktur. Ona yetişmek olası değildir. Kırkına merdiven dayayan yorgun yüreğimle, geriye çaresiz bakışlar fırlattığım hülyalarımın ve düşlerimin beni sürüklediği yerden son bir yıl öncesine kadar büyük bir hayal kırklığının dışında olumlu izler göremiyorum. Ürpertici bir sessizlik var. Kalkmak istemiyorum. Hayallerimle beslediğim, büyüttüğüm umutlarımla yalnız kalmak istiyorum. Yaşamımı bir film şeridi gibi gözler önüne serip pişmanlıklarımla, acılarımla, hüzünlerimle, üzüntülerimle, sevinçlerimle, coşkularımla oyalanmak değildir amacım. Bunları geride bıraktım. Umursamıyorum artık... O ani, o günü düşünüyorum. Uzun süreli planlar yapıp, hayaller kurmuyorum. Geleceğin belirsizliği içerisinde kaybolmak istemiyorum. Yaşadığım odanın, uyuduğum yatağın yaşamımdaki etkisini ve izlerini sorguluyorum. Hiçlik ve boşluk... Yanaklarımdan süzülen bir damla gözyaşı... Yaşamımın özeti bu olsa gerek. Burukluk ve boşluk yaşamımızda hayalci gibi peşimizi bırakmaz. Bu duygularla yaşamaya alışırken yeni bir sarsıntıyla alt üst olur her şey... Umudumuz ve gücümüz tükenir, tutunacak bir dost eli ararız. Hayal kırıklıkları ve yeni sarsıntılar korkusuyla çoğu kez havada bırakırız o kuşkulu elleri. İliklerimize ve kanımıza karışan kuşku peşimizi bırakmaz. Derin bir düşten uyanmış gibiyim. Başlangıcı yüreğimi karartan, sonu ruhumu aydınlatan bir düş. Son yaşadıklarımın bir ömre bedel sürmesini o kadar çok isterim ki, zindanımın karanlığında küçücük bir tebessüme hasret, zamanın beni tüketmesine izin vermek istemiyordum. Ancak, direncimin azalmakta olduğunun farkındayım. Bir çıkış yolu olmalıydı, nasıl?    
                                                                                                                                                                                                Liseyi, Eskişehir'in küçük bir kasabasında okudum. Sıkıcı, bunaltıcı yıllardı. Yaşam, benim hayal ve düş dünyama uygun değildi. Yabancıydım. Alımlı, çekici, neşeli, coşkuluydum. Çevredeki gözlerin beni soyarak süzdüğünü biliyordum. Tedirgindim. Ürkekçe davranıyordum. Küçük bir bakıştan korkuyordum. Bu nedenle üç yıl süren eğitimim süresince iz bırakacak dostluklar kuramadım. Veya öyle bir isteğim olmadı. Ancak yıllar sonra yeniden karşılaşacağım insanın yüreğime bıraktığı ateşin, beynimi aydınlatan ışığın, ruhumu ferahlatan okşayıcı sevgi dolu sözcüklerin izlerinin o döneme ait olduğunu sonraları fark edecektim. Çok geç.


         Acılarımızla; değişiriz, dönüşürüz, olgunlaşırız, büyürüz. Sevinçleri, coşkuları kısa süreli tatlı birer an olarak anımsarken, acılarımız umulmadık zamanlarda tekrar tekrar karşımıza çıkar. Ben bir sorumluluk olarak görüyorum. Bu sınavın ikinci yaşam için bir test olup olmadığıyla ilgilenmiyorum. Hayallerim sönükleşti, düşlerim alacalaştı. Ancak, acılarımla yaşamayı öğrendim. Kendimi, en iyi ilaç olan zamanın sonsuzluğuna bırakıyorum. Zaman, bütün yaraların en iyi ilacıdır. Unutmak, birçok şeyi, önemlidir. Öyle olmasaydı, çıldırırdım. Arada unuttuklarımı anımsadıkça gülümsüyorum. Seviniyorum, bu gülümseyiş avuntu oluyor. Yaşam sınavının bize yüklediği…   
                                                                      Ercan'ın kendine ait, kapalı bir dünyası vardı. Gazeteler ve kitaplar onun her şeyiydi. İş dönüşü pencerenin önüne oturur, kendi hayal dünyasının derinliklerine dalardı. Bizlere çok ilgi göstermezdi. Bende, onunla konuşmaya çekinirdim. Somurtkan bir ifadeyle konuşmaları kısa keserdi. Onun hayal dünyasının derinliğini ve zenginliğini yıllar sonra tanımaya başladığımda hayretler içinde kaldım. Ercan’ın yoğunluğu ve birikimi beni şaşırttı. Donuk yüz ifadesi, kısa kesik cümleleri, soğukluğu iticiliği; tanıdıkça yerini duygu zenginliğine bıraktı. Uzun yıllar sonra karşılaştığımda; güleç yüzü, gülümseyen bakışları ve romantik sözcükleri beni güvenli biçimde kendisine bağladı. Hiç kimseye karşı duymadığım güvenli bir bağlılıkla. İnsanın giz dünyasının zenginliğini Ercan’ı tanıdıkça daha iyi anlamaya başladım. Yaşam kaynağım olacaktı. Ercan'la kurduğum sevgi bağını daha önceleri hiç tatmadığımı anladım. Artık, onsuz nefes alamıyordum. Beynim, yüreğim, ruhum onunla çarpıyordu. Yaşamımın kâbuslarını bana unutturdu. Yeniden yaratmıştı, beni. Yitirdiğim enerjime kavuşmuştum. Tutkularım, sevinçlerim, Coşkularım artmıştı. Sesini her duyuşumda yürek çarpıntılarım duyuyorum.Kendimi, anlatmakta zorlandığımı biliyorum. Kim, yaşamının gizlerini açıklamakta zorlanmaz ki?     
                                                                                                    Yaşamım renkli bir roman değil, sıradandı. Ancak, ben hep ilginç, renkli, akıcı, hareketli olmasını arzulamışımdır. Eşimden sevgi, sadakat, hoş sözcükler bekledim. Bulamadım. Boşluğa düştüm. Derin bir uçurumun kenarında bir dala tutunup, kurtulmaya çalıştım. Geçirdiğim ruhsal depresyonlar da beni boşluktan çıkaramadı. Düşmemek için çok çırpındım. Uğraş verdim ruhumla, yüreğimle... Yaratana sığınarak atlattım. Huzura kavuştum. Dayanılmaz gecelerde, eksilmeyen ağlamalarımın gözyaşlarının bir bölümünü yüreğime akıtarak sabahları zor ettim. Gece olmasını istemiyordum. Kararan günle birlikte karabasanlar çöküyordu üstüme... Nefes alamıyordum. Boğuluyordum. Eşimin aldatmalarına, yalanlarına öfke duyuyordum. Onu, yüreğimden silmişim. Yaşayan bir cesetti. Ancak, hiçbir zaman aldatma duygusu taşmadım. Kendi sessiz, yalnız dünyama çekilmiştim. Ruhum boşalmıştı. Çocuklarımla kurduğum mutluluk dünyasında yaşamaya çalışıyordum. Karamsarlıklarımı, kötümserliklerimi unuttum, atlattım. En iyi ilacın unutmak olduğunu size bir kez daha anımsatırım. Umutluydum. Bir mucizeyi bekler gibi. Mucizenin; ne zaman, nerede, nasıl gerçekleşeceğini bilemeden umutla bekledim çünkü mucizenin bir gün gerçekleşeceğini yitirdiğim yaşam sevincini yeniden bulacağımı biliyordum. Kıvılcımdır, ateştir, gülümsemedir, alımlı bir bakıştır, okşayıcı bir sözcüktür mucizeyi sağlayan. Benim yüreğime düştüğü gibi... 40imdan sonra Ercan’ın yüreğimi alıp götüren, beni ben yapan, yaşama döndüren, bağlayan utangaç bakışlar ve okşayıcı sözcükler olmasaydı yorgun bedenimi yeniden canlanır miydi bilemiyorum. Arada, bu soruyu kendime soruyorum. Yargılıyorum kendimi.

               Aldatma mi? Hayır. Hayır. Bundan eminim. Sadakatim, bağlılığım beynimde bitmişti. Bedenimde olsa, ne olur esim olarak görmüyordum, kocam olacak adamı... Bana çok uzaktı, yabancıydı. Ayni mekânı paylaşmak zorunda olan iki insandık. Görmeye dahi tahammül edemiyordum. Ayni odanın havasını solumamak için, bahaneler uydurup kaçıyordum ondan. Beni, kullanmış bir mendil gibi fırlatmanın intikamını alıyordum. Konuşmuyordum, tepki vermiyordum söylenmelerine. Sadece, öfke saçan bakışlarımı fırlatıyordum, arada... Birlikte olduğumuz ev bir zindana dönmüştü. Sessiz dünyalarımıza çekiliyorduk. Eve geliş gidiş saatlerini umursamıyordum, Onunla konuşacağım her sözcüğün ıstırap vereceğini düşünüyordum. Çocuklarla ilgili konular dışında tek sözcük konuşmamaya kararlaydım. Çocuklar dışında ortak bir şeyimiz kalmamıştı. Geceler, uzadıkça uzuyordu. Hiçbir ışık aydınlatamıyordu, kararan yüreğimi... Sabahın olmasını özlemle bekliyordum. Zindandan kurtulacaktım. Gün boyu çalıştığım büroda zamanın tükenmesini istemiyordum. Bütün coşkumu, neşemi  gülümsememi büroda bırakıp, isteksizce zindanıma dönüyordum. Çift kişilikli olmuştum. Gündüzün ve gecenin farklı kişilikleri, bu nedenle kendimden korkar olmuştum. Kuşkucu olmuştum, bütün erkeklere karsı. Haksız da sayılmazdım yaşadıklarımdan sonra. Ev, bir hayalet yuvası gibi görünüyordu. Sürüklenircesine gidiyordum. İsteksizce. Uykusuz geçen gecelerimde, zamanı yemekle dolduruyordum. Oburlaşmıştım. Gerginlik yaratan, stres yapan göbeğimin sarkmasına aldırmadan, tıkınıyordum.       
                                                                                                                                                                 Sadıkla bir muhasebe şirketinde tanışmıştım. Liseyi bitirip, küçük ilçeden baba evi, büyük kente dönmüştüm. Ancak, kendimi hem eve, hem de kente yabancı hissediyordum. Ailemle aramda bir uzaklık vardı. Ayrı kaldığım uzun yıllardı, bunu yaratan. Alışmaya çalışıyordum. Üniversiteye hazırlanırken, bir muhasebe şirketinde çalışıyordum. Zordu yaşam. Başaracağıma sonsuz bir inancım vardı. Azimliydim. Dirençliydim. Yılgınlık duymuyordum. Geleceğe ilişkin hayallerim, düşlerim vardı. Kararmamıştı. Sadik, çalıştığım şirkete, arada uğrardı. Bazen, birkaç sözcük konuşma fırsatımız olurdu. Bir elektriklenme, kıvılcım oluşmadı hiç... Kendi küçük dünyamda aileme yakınlaşmaya, işime alışmaya başladım. Ailemin en hırçını, dik kafalısı, açık sözlüsüydüm. Bu huylarımı benimsetiyordum. Ancak, aramızda hiçbir zaman çok büyük bir sıcaklık oluşmadı. Halen, benden kaynaklanmayan bu soğukluğu yaşıyorum.                                                                                                                                                               
         Muhasebe şirketinin sahibi bir gün beni Erkan isimli bir gençle tanıştırdı. Ziraatçıydı. Doğuluydu. Sessiz, içine kapanık, utangaç bir gençti... Erkan, benimle tanıştıktan sonra şirkete daha sık gelmeye başladı. Anlamlı bakışlarla, beni süzüyordu. İlgi duymuyordum. Yapay gülümsemeler ve zoraki sözcüklerle karşılık vermeye çalışıyordum. Erkan, gün geçtikte bana bağlanıyordu. Her gün uğramaya başladı. Sıkılıyordum. Aradan aylar geçti. Patronun telkiniyle, ailemin zorlamasıyla isteksizce sözlendik, baba evinde. Hiçbir coşku, heyecan duymadım. Ailemin zamanla seversin, alışırsın sözleri anlamsız olmaya başladı. Gecelerimi kâbuslar doldurmuştu. Çünkü ruhum ve yüreğim, boştu. Isınmam olanaksızdı. Bir an önce bu kâbusu sona erdirmem gerekiyordu. Söz yüzüğüne ve getirdiği hediyelere elimi sürmüyor, donup bakmıyordum. Bitirmeliydim. Erkan’ı aradım. Ertesi gün buluşma yerine elimi sürmediğim bohçasını ve parmağıma hiç takmadığım yüzüğünü alarak gittim. Benden önce gelmiş, bekliyordu. Heyecanla karışık sevinci, yüzüne yansımıştı. Tedirginlikle karşısına oturdum. Huzursuzdum. Kırmadan, incitmeden bu işi bitirmek istiyordum. Sözü uzatmadan onunla, yapamayacağımı söyledim. Gözlerinin içine bakmıyordum. Hiç bakmamıştım, onunla tanıştıktan sonra... Çocuklar gibi ağlıyordu. Gözyaşlarını, hıçkırıklarla boşaltıyordu. Acıdım. Başka hiçbir duygu yoktu içimde. Bir an önce kalkmak, benim için anlamsız, zoraki birlikteliği noktalamak istiyordum. Rahatlamıştım. Ağır bir yükten kurtulmuştum. Ailemin ve patronumun sitemlerini, serzenişlerini umursamıyordum. Geleceğimi kendim kuracaktım. Yanlış yapsam da, mahvolsam da... Buna kararlıydım muhasebe şirketinden ayrıldım. İki yıllık bir yüksekokulu kazanmıştım. Sadık'la uzun bir süre görüşmedik. Belleğimde kalıcı bir etkisi olmadığı için unutmuştum. Arayışlarım vardı. Yalnızdım. Boşluktaydım. Çok fazla düşünmeden kabul ettim. İki yabancının buluşmasıydı ilki. Askerden yeni dönmüştü. Kendi şirketini kurmuştu. İki yıla yakın görüştük. Okşayıcı sözcüklerle yüreğime girmeye başladı. Okulu bitirdim. Yakın bir kasabada çalışmaya başladım. Cuma günleri iş çıkışı büronun karşısındaki kaldırımda beni bekler bulurdum.Çalıştığım kasabada geçirdiğim rahatsızlık sonrası sabah gözlerimi hastane odasında açtığımda Sadık’ı karşımda görünce çok etkilendim. Duygulandım. Bağlanıyordum. Kendi dünyamda mutluydum. Yaşamımı ve geleceğimi karartan, ağabeyimin trafik kazasından ölüm haberini o günlerde aldım. Yıkılmıştım. Perişandım. Yaşam umudumu yitirmiştim. Bu acı yüklü günlerimde Sadik, bir baba, ağabeyi şefkatiyle beni avutuyor, teskin ediyordu. Ona karşı duyduğum minnet artıyordu. Yaşamımın en büyük hatasını bu minnet borcunu ödemek için yaptığımı, çok sonraları anlamaya başladığımda, geç kalmıştım. Sadik, beni yaşadığı kente, sürüklercesine getirdi. Ailemin bütün itirazlarına rağmen düğün hazırlıklarına başladık. Sadık’ın ailesi ve dostlarının katıldığı bir düğünle evlendik. Ailemden kimse katılmamıştı. Düşman etmiştim kendime. Bunun burukluğunu ve acısını yıllarca taşıdım yüreğimde. Sessiz ağladığım gecelerimde bu yalnızlığımı atlatmaya, çalıştım, Yıllarca Sadıkla uyumlu olmadığımızı evliliğimizin ilk yıllarında anlamaya başladım. İlk çocuğumuzun doğumundan sonra davranışlarındaki gariplik kuşkularımı artırdı. Soğukluk artıyordu aramızda. Yüksek sesli tartışmalar sıklaşıyordu.

               Sekreteriyle beni aldattığını öğrendiğimde yıkılmıştım. Yaşamımın en kâbuslu günüydü. Kanadı kırık, yüreği buruk bir kuştum. Bitkindim. Yorgundum. Bunalımlı günlerimi psikolojik seanslarla atlatmaya çalıştıkça, kendime güven duymaya başladım. Sadık’ı yüreğimden, ruhumdan, beynimden sonsuza dek çıkaracaktım. Benim için hiçti.Bağışlanmayı dileyen bütün sözcükleri, sevecen bakışları, gülümseyen yüzünü görmüyordum. Umursamıyordum. Yabancıydı. Bütün boşanma tekliflerimi geri çevirdi. Beni kazanacağını düşünüyordu. Yanılıyor. Onu, kendi yalnız dünyasıyla baş başa bırakacaktım. Ben de kendi dünyama... Yaşadığım bu olay, bende, erkeklere karşı inanılmaz bir güvensizlik yarattı.                                                                                                                                                          
            Ercan'la yıllar sonra yeniden karşılaşıncaya kadar... Ercan, yıllar sonra telefon edip görmek istediğini söylediğinde, içimde hiçbir çarpıntı yoktu. Unutmuştum onu... Liseyi bitirdiğim küçük kasabada bırakmıştım. Küçük kasabada, önünde oturduğu pencereden gördüğüm soğuk bakışları, silik olarak anımsıyorum. Kentimin yabancısıydı. İlk kez geliyordu. Arabamla Ercan’ı aldığımda utangaç halini gördüğümde, sevinçle karışık bir mutluluk duydum. Eski bir dostu görmenin sevinci. Akşam Sadık’la sohbetlerini dinledikçe yakinlik duymaya başladım. Gözlerine bakıyordum. Bilinmez bir heyecan sardı beni. Yazın uzun gecesinin bitmesini istemiyordum. Uzun yıllar sonra kendimi, çok rahatlamış duygusuna kapıldım. Ercan'ın bakışlarıyla beni süzdüğünü fark ettiğimde yürek atışlarım düzensizleşmeye başladı. Gömdüğüm duygular yeniden canlanıyordu. Sabah balkondan el sallayarak yolcu ettiğim Ercan’ın nemlenen gözlerini, içine akıttığı gözyaşlarını göremedim. Bana sonradan anlattığında buruk bir sevinç duydum. Kentimden ayrıldı Ercan. Gidişinden hemen sonra telefon etti, sıkılgan bir ifadeyle itiraflarda bulundu, Günde birkaç kez aramaya başladı. Sevecen, romantik sözcüklerle ruhumu okşuyordu. Hoşuma gitmeye başladı. Yakınlaşıyorduk. Yalnızlığımı ve acılarımı paylaşmaya başladım. Ferahlıyordum. Onun yalnız dünyasına girdim, Canlandığını, küskün olduğu yaşama döndüğünü hissediyordum. Her gün telefonda saatlerce konuşuyorduk. Bunalmıyor, sıkılmıyordum. Her an telefonun ekranında onun adını, ahizesinde sesini duymak istiyordum. İkimize ait sanal bir dünya kurmuştuk benzeşiyorduk. Farklılıklarımızı tartışıyorduk. Düşüncelerimizdeki renkliliği, derinliği, duygularımızdaki yoğunluğu gördükçe mutluluktan uçuyordum. Gündüzün bitmesini, zindanıma dönmek istemiyordum. Beynim, yüreğim, ruhum, benliğim Ercan'la dolmuştu. Gözlerimi onunla açıyor , onunla kapatıyordum. Ercan, benimle olmaya başladıktan sonra sürekli yazmaya başladı. İlham kaynağı olmuştum. Yılların açlığının intikamını alıyordu. Yazdıklarını bana okuyor, düşüncelerimi alıyor, gerekli değişiklikleri yapıyordu. Yaratıcılığını, üretkenliğini teşvik ettiğim için, bana daha çok bağlanıyordu. Aramızdaki bağın güçlülüğü konusundaki kuşkularım ortadan kalkmıştı. Ercan, tanıdığım hiçbir erkeğe benzemiyordu. Zaaflarını, eksikliklerini, yanlışlarını söylediğimde uysalca dinliyor, en kısa sürede gideriyordu. Tapıyordu bana. Bende, ona. Yaşama yeniden başlamıştım. Bütün mevsimleri, ayları, günleri dolu dolu yaşıyordum. Kelebekler kadar hafiftim. Issız okyanuslara yelken açmıştım. Dümeninde ben vardım. İstediğim yere sürüklüyordum kendimi, Ercan’ı.Hiç itiraz etmiyordu. Sonsuz bir güven duyuyordu, ben yaşadıklarımızın hayalini bile cesaret edememiştik önceleri. Aramızdaki yüzlerce kilometrelik uzaklık, farklı zindanlarımız da buna engel değildi. Ercan, onlarca sevda öyküsü yazdı. Hepsinde beni anlatıyordu. Farklı kimlikle, kişilikle, özellikle. Kendimi tanımakta zorlanıyordum. Büyülü sözcükleriyle, dizeleriyle beni sarhoş ediyordu. Kendini katarak yazdığı öyküleriyle bütünleşiyordum. Sevgim inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Hayalini kurduğum yaşamı onsuz, onunla yaşıyordum. Var olmanın, biyolojik özeliği dışında anlamını tadıyordum. Yudum yudum, kana kana içiyordum. Ercan'la hüzünleri, korkuları, kuşkuları, karamsarlıkları unutuyordum. Geçmişe öfkeli bakışlar, geleceğe gülümsemeleri gönderiyordum. Yaşamın anlamı mucizelerde gizliyse, umutla bekleyeceğim o günü.