Vahit Doğan


“MERHAMETLİ BİR MEDENİYETİN DOĞABİLECEĞİ MEMLEKET”

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


Bir muhavere esnasında Anadolulu dostlarıma, vaktile bir fıkramda da hikâye ettiğim hâtıramı anlattım:

Valilerimizden biri, sabahleyin odacısına çıkışmış. “Niçin ortalığı temizlemiyorsun?” diye haykırmış. Adamcağız samimiyetle: “Vallahi temizliyorum.” 

--- Bir de yalan yere yemin ediyorsun! Nedir duvarların hali? Köşelerden salkım saçak sallanan örümceklere bak…” Bu söz üzerine odacı, adeta yalvarmağa başlamış: 

---“Bana her şeyi yaptır beyim, yalnız yuva bozdurtma…” 

Dinleyenler gülüştü.

İçlerinden biri de şöyle dedi:

---Bu hâtırayı mücerret bir vaka sanmayınız… Anadolu’da ekser yerlerin itikadıdır… Hele kadınlar umumiyetle kış mevsiminde örümcek yuvasını bozmak istemezler. “Bu soğukta hayvancağız nereye gitsin?” derler. Ancak bahar gelip güneş açtı mı süpürgeyi savurur, örümceği gezinmeğe gönderirler…

Evvelâ iptidailik görünüyor. Fakat sonra, iyice düşününce, insan bunun pek de öyle olmadığını anlamakta güçlük çekmiyor.

Garp medeniyeti mensubuna medeniyetsizlik gibi görünen o örümcekli oda, hakikatte başka ve belki de daha beğenilecek bir medeniyetin neticesidir…

İhtimal ki, mozalaklaşmış bir şekli var. Fakat yine ince bir duygunun ifadesi…

Sahiden de: medeniyetleri birbirine karıştırmamak gerektir. Kafalarımızın içinde bu mefhumun tarifi belki de şudur: “İnsanları mesut edecek maddi ve manevi her şeyin heyeti mecmuası”

Fakat böyle bir tarif hakikate uygun mudur? Meselâ eski Mısır medeniyetinin esası “Esir yahut yarı insanları firavunlara tapındırmak” dır. Ehramları, Ebulhevi, mumyalar, hep bunun için yapılmıştır. Roma medeniyeti, “Bütün mekşûf dünyayı bir tek şehir namına sağmak” içindir. Avrupa medeniyeti dediğimiz “beceriklilerin kalbur üstüne çıkarak öbürlerini sömürmeleri” usulüdür.

İran’ınkini, Yunan’ınkini, Hind’inkini, Çin’inkini, Arab’ınkini Yahudi’ninkini, mihverin ve sosyalizmin vadettiğini aşağı yukarı böyle zübdeleştirebiliriz. Bunlar hep birbirinden ayrı payeler takibeder. Ve galiba hiç biri de Âdemoğluna dimağında yaşattığını veremedi: ”Mesut edecek maddi ve manevi her şeyin umumunu” temin edemedi!

Düşünüyorum ki:

Elbette oda duvarlarını temizlememek iyi bir şey değildir; bizim bugünkü ölçülerimize göre böyle bir hareket muvafık sayılmaz. Fakat, “Örümcek bu soğukta nereye gitsin?” kaygısı, bizim mensup bulunduğumuz şu şehirleri bir anda yerle bir edici medeniyetin –medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar”ın – asla benzeri olmayan ve hasretini çektiğimiz, zuhurunu beklediğimiz, bütün insanlığa aşılanmasını dilediğimiz bir “ merhametli medeniyetin” ne güzel bir nağmesidir. Öylesi dostlar başına!.. Dost düşman başına!.. Acaba onun beşiği hangi mukaddes topraklar olacak? 1939-42 ateşleri arasında semender gibi yanmadan duran diyar mı? “Örümceğin yuvası bozulmasın!” rikkatini gösteren kadınların evlât yetiştirdikleri Türkiye mi? 

(Bu yazı 1942 yılında Akşam Gazetesinde Vâlâ Nureddin’in köşesinde yayınlanmıştır.) 

**** 

Bu haftaki Saklı Kalan Şiirler köşemizin misafiri Attila İlhan. Şair’in henüz yirmili yaşlarının başında, 1948 yılında yazmış olduğu bir şiiri yayınlıyorum:

TÜRKİYE

Sen Türkiye’sin: ekmeğim, tuzum Türkiye

Omuzumda mavzer, koynumda çevresin

Ve kıl heybemde taze lor peyniri.

Gök rengi süt, karanfil rengi şarap

Batan güneş gibi bakır, taşkömürü.

Ve rüzgâra vermiş saçlarım nefti ormanlar

Ve köylere karşı sarışın harmanlar.

Ferik elması, kavun, karpuz, dut ve kayısı.

Fındık da sende, ceviz de sende, badem de sende

Alnımın teri, gözlerimin nuru Türkiye.