Numan KURT


Kendisini Çirkin Bulan Güzel Şair

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


"Bir ses bana: 'Gel! ' dese
 Ben o sesi işitsem
 Kimsecikler duymadan bir kapı açıp gitsem..."  
Cahit Sıtkı Tarancı
***
"Ekim”, yaprakların döküldüğü doğadaki yeşil örtünün artık kaybolduğu, soğukların başladığı ay. Aynı zamanda Türk şiirinin büyük şairlerinden Cahit Sıtkı Tarancı'nın doğum ve ölüm ayı. “Ölüm” temasını en çok işleyen şair, 4 Ekim 1910'da doğmuş; her ne kadar o ünlü şiirinde otuz beş yaşı ömrün ortası kabul etse de 13 Ekim 1956'da kırk altı yaşında ölmüş.
  Bugün Cahit Sıtkı Tarancı'yı onun adını duyan birine sorsak şairin iki şiiri gelir o kişinin aklına. “Otuz Beş Yaş” ve “Memleket İsterim”
  Kendi yüzünü, görünüşünü çirkin bulan bu duygusal şairimiz aslında dünyanın en güzel insanlarından biridir.
  Sözünü ettiğim çok bilinen iki şiirinden kısa bölümler aldım. Bakın “Memleket İsterim” şiirinin son bölümünde ne diyor?
“Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun
Olursa bir şikayet ölümden olsun”
Yaşamayı çok seven, gönülden yaşamak isteyen şairimiz tek şikayetin ölümden olmasını söylüyor. Keşke öyle olabilseydi. Şikayetimiz yalnız ölüm üzerine olsaydı. Oysa bugün yaşadığımız şu güzel ülkede o kadar çok sorundan, yanlış gidişten şikayetimiz var ki... Hangi birini sayayım. Tarikatlar bir ağ gibi sarmış ülkeyi. Eğitimi ellerine geçirmişler, eğitim bilimsellikten uzaklaşmış. Paranın değeri hızla düşüyor. İşsizlik almış başını gidiyor. Terör kırk yıldır bu memleketin baş belası. Dün Hatay yöresinde o kadar çok orman yangını çıktı ki besbelli sabotaj olduğu. Yangının fotoğrafını görmeye yürek dayanmıyor. Kısacası Cahit Sıtkı'nın istediği memlekete bir türlü ulaşamıyoruz.
“Umutlar tükenmesin!” diyoruz ama...
Hangi bir şiirini burada örneklendirip üzerine yorum yapayım? Hepsi etkileyici, hepsi duygusal, hepsi sözcüklerin imbikten süzülür gibi seçildiği şiirler. Bir de kısaca çoğumuzun en azından birkaç beşliği ezberimizde olan “Otuz Beş Yaş” şiirinden söz etmek isterim.
Bu şiri okuyan orta yaşı geçmiş her insan şiirin bütün beşliklerinde kendini bulur. Şiirin tümünü buraya almadım, 
yalnız son bölümünü ekleyeceğim.
N'eylersin ölüm herkesin başında
Uyudun uyanamadın olacak, Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında
Bir namazlık saltanatın olacak
Taht misali o musalla taşında... İşte hayatın özeti bu. Şu anda şairin belirttiği yolun yarısı olan otuz beş yaşı ikiye katlamış biri olarak şiirdeki her bölüm, her beşlik bana “İşte bu sensin!” diyor. NasıL etkili benzetmelerdir bunlar? “Ölüm”, “Uyudun uyanamadın olacak” diye anlatılırken   ömrün sonunda bir süreliğine yatacağımız musalla taşı ise süreceğimiz tek saltanat olarak oturacağımız “taht”a benzetiliyor.
Açın bir yerlerden “Otuz Beş Yaş” şiirini okuyun. Aynaya bakmış gibi olacaksınız. İşte, bir şiir, bir öykü, bir resim ve sanatın diğer dallarındaki eserler yıllar içinde kaybolup gitmiyorsa onlar gerçek sanat eseridir.
Kısa, öz olarak onun şiir anlayışından da söz etmek gerekir:
Tarancı, sözcüklerin ruhunu izleyen bir şairdir. Bir sanatçı olarak şairin gereçleri olarak gördüğü sözcüklere verdiği önemi o şöyle ifade etmektedir: “Şiir sözcüklerle güzel biçimler kurmak sanatıdır, başka bir şey değildir. Ama sözcük nedir? Annedir, dosttur, kadehtir, hasrettir, hayaldir; yani bir anlamı, çağrışımı, bir gölgesi, hatta bir rengi ve adı olan nesnedir” 
“Şiir bir deyiştir, sözcüklerle güzel biçimleri kurmak sanatıdır”. O halde şair de bu sanatı bilen adamdır. Bu sanatın anlatım aracı dil ve gereci de sözcüklerdir. O halde “şiir yazmak isteyen adamın kullandığı dilin bütün kurallarını iyi bellemesi” kaçınılmazdır. Ona göre şairin “sözcüklerini sınıf arkadaşları gibi yakından tanıması, hangi sözcüğün nerede ve nasıl kullanıldığı zaman kendisinden beklenen ödevi yerinde getireceğini bilmesi” önem taşımaktadır. Tarancı’nın nasıl yazarsınız sorusuna verdiği şu yanıt ilgi çekicidir: “Nasıl yazdığımı ben de açıkça bilmiyorum, dersem şaşmayınız. Şiirde bu hiç belli olmaz. Yemek yerken ya da yolda giderken bir dize geliverir,  Bakarsınız o zamana kadar karanlık gördüğünüz bir dünya birdenbire aydınlanmış. Artık o dize kılavuzunuz olur, yazacağınız şiiri, konusunu, biçimini, boyunu bosunu, hepsini o belirler.” 
“Ölüm", Tarancı'nın pek çok şiirinde işlediği önemli temalardan biridir. “Yeter ki gün eksilmesin penceremden” diyen şairin, gün kırk altı yaşında iken eksilmiştir penceresinden.
Gün Eksilmesin Penceremden
Ne doğan güne hükmüm geçer
Ne halden anlayan bulunur
Ah aklımdan ölümüm geçer
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur
Ve gönül Tanrı'sına der ki
- Pervam yok verdiğin elemden
Her mihnet kabulüm, yeter ki
Gün eksilmesin penceremden
Edebiyatımızda iki büyük şair Ahmet Haşim ve Cahit Sıtkı Tarancı, gönülleriyle, kalemleriyle ne kadar güzel insanlar olsalar da biçim, yüz olarak kendilerini çirkin bulurlarmış.Ahmet Haşim, "Başım" şiirinde bunu anlatır, bulup okuyabilirsiniz.
Şu anısını daha önce bir yazımda aktarmıştım, bu yazıma da aldım.
Cahit Sıtkı; Galatasaray Lisesi'nde öğrencidir. Yatılı okumaktadır Taşradan, Diyarbakır'dan gelmiştir. Bir de kendisini çirkin bulduğu için kız arkadaşı yoktur. Diğer arkadaşları her gün kız arkadaşlarıyla gezip tozduklarından, parka, pastahaneye gittiklerinden söz ederler. Onlardan gelen mektupları okurlar. Cahit, hep bunun ezikliğini duyar.
O da arkadaşlarına hava atmak için hayali bir sevgili yaratır. Ona mektuplar yazar, ondan gelen mektupları okur. Diyeceksiniz ki “Hayali sevgili nasıl mektup yazıyor? Olacak iş mi bu?” Sevgilisinin mektubunu yazan da Cahit Sıtkı'dır. Mektupları yazınca gider Sirkeci'deki postahaneden kendi adresine postalar. Arkadaşlarına okuduğunda “Yahu Cahit, tam kendi huyundan bir sevgili bulmuşsun.” derler. Bir yıl sürer bu mektuplaşma. Sonra şöyle der Cahit Sıtkı:” Onun suçu yok, sonunda ihanet eden yine ben oldum.”
Doğumu da ölümü de ekimayında olan bu güzel şairi bir yazıyla anmak istedim. Ona gerçekten anmak, anlamak şiirlerini okumakla olur.
Bu duygu yüklü büyük şaire rahmetle, saygıyla...