Çerkez BOZDAĞ


Kazyolan

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


 “Limon karaborsaya düşmüş, ilaç niyetine bir tane bile bulamadım.”
        “Bi koşu Hacı Osman’a uğra, sana torbasıyla bulur.”
        “Bu kış memlekette soğan, sarımsak sıkıntısı var. Hanım şikâyetlenip duruyor. Evde bir baş soğan, iki diş sarımsak bile kalmamış. Ne yapacağımı şaşırdım.”
        “Kardeş, seninki de dert mi yani? Hemen Hacı Osman’a git, o sana her istediğini, istediğin kadar bulur.”
        “Karım kanser hastası, ilaçlarını hiçbir eczanede bulamadım.”
        “Dostum, Hacı Osman ne güne duruyor? Derdini anlat, dermanını hemen bulsun.”
        Evet, adı Hacı Osman’dı fakat hacılıkla filan zerre kadar alâkası yoktu. O, yıllar önce gelip yerleştiği Burdur’da olmazları olduran bir iş bitiriciydi. Yumurtadan otobüs biletine, pekmezden cevize halk neyin sıkıntısını çekiyorsa o mutlaka o aranan şeyi temin eder ve gerçek fiyatının üç katına, beş katına hatta kimi zaman on katına ihtiyacı olanlara satardı. Şehrin değişik yerlerinde mal stokladığı bilmem kaç tane devasa deposu vardı Hacı Osman’ın. Sadece Hamza adlı yeğeninin ve tek oğlu Orkun’un dışında yanında çalıştırdığı işçiler ya Afganistanlı ya Iraklı ya da Suriyeliydi. O çaresiz insanları köle gibi kullandıktan sonra ellerine hak ettikleri ücretin dörtte birini sıkıştırır ve onları kovarcasına gönderirdi yanından.
1, 80 boyunda, 110 kilo ağırlığında oldukça esmer bir adamdı Hacı Osman. Kapkara iri gözleri sürekli fıldır fıldır dönerdi. Kafasında kış yaz hiç çıkarmadığı bir hasır şapkası vardı. Tombul yüzünü süsleyen pala bıyıklarıyla oynamaksa en büyük zevkiydi. Acıktığı zaman gözü hiç kimseyi görmez, işyerinde işçilerine, evde de karısına, kızlarına ve gelinine bas bas bağırırdı. 
Halk onun acımasızlığını çok iyi bilirdi. Yine de çaresiz kalan insanlar “Denize düşen yılana sarılır.” diyerek onun kucağına düşerdi. Hacı Osman’ın el altından tefecilik yaptığını da onu yakından tanıyan herkes çok iyi bilirdi.
Kamu kuruluşlarındaki “çürük yumurta” diye tabir ettiği çalışanları hemen bulur, onlara cömert davranır ve küçücük hediyeler karşılığında onların hepsini kendi işlerinin takibinde kullanırdı. 
Hacı Osman iki yıl öncesine kadar “Özbilgin” olan soyadını halkla alay edercesine “Kazyolan” olarak değiştirmişti. Kafası çalışan tanıdıkları onun bu davranışını kınasalar da yapacak bir şeyleri yoktu.
Aslında nereli olduğu tam olarak bilinmeyen Hacı Osman on üç yıl önce gelip Burdur’a yerleşmiş ve on üç yılda dükkânlar, daireler, arsalar satın almıştı. Sıfır sermaye ile işe başlamış ve şu anda üç tane de kamyon sahibi olmuştu. Oğlu Orkun’un, yeğeni Hamza’nın ve kendisinin bindiği lüks otomobiller de cabasıydı.
Hacı Osman piyasayı çok iyi koklar, ne zaman hangi gıda maddesinin ya da kıyafetin pazara sürüleceğini çok iyi bilir, aradığı fırsatı bulduğu anda da “Şimdi kaz yolma zamanı…” diye el çırpar ve karaborsa olarak sattığı her ürünle kazancına sürekli yeni kazançlar katardı. 
Tek tasası biricik oğlu Orkun’du Hacı Osman’ın. Orkun, babasının kazandıklarını, barlarda, pavyonlarda, gazinolarda su gibi harcayıp duruyordu. Hacı Osman oğlunu bu yanlış yaşayıştan kurtarıp tamamen işe bağlayabilmek için onu askere gitmeden evlendiriverdi. Şendegül isminde dünyalar güzeli bir gelin aldı Orkun’una. Fakat Orkun bir azgın sel… Kabına bir türlü sığamıyor, “kanka” dediği serseri arkadaşlarından bir türlü vazgeçmiyordu. O gül yüzlü eşini üç defa hastanelik edinceye kadar dövmüş ve babasının evine göndermişti.
Oğlunun askerlik çağı geldiği zaman Hacı Osman gidip çok sevdiği gelinini geri getirmiş ve oğlunu davullu zurnalı büyük bir eğlenceyle vatanî görevini yapmaya yollamıştı. 
Oğlu askerde iken gelini biri oğlan, diğeri kız ikiz bebek doğurmuştu. Hacı Osman erkek torununa “Hikmet”, kız torununa da “Ayşe” ismini koymuştu. Geliniyle birlikte torunlarını nüfusa kaydettirmeye gittiğinde gelini yeni soyadlarını duyunca kulaklarına inanamamış, eve dönünce de kayın babasıyla bir güzel kavga etmişti. 
Oğlunun yokluğunda yeğeniyle kafa kafaya vererek işi iyice büyüten Hacı Osman Adana’dan, Mersin’den, Antalya’dan getirdiği sebze ve meyveleri ateş pahasına satıyor, satılmayıp da çürümeye yüz tutan meyve ve sebzeleri yoksullara vermek yerine, şehre oldukça uzak olan çöplüğe götürüp döküyordu.
Nihayet Orkun askerliğini tamamlayıp geldi. “Askerde burnu sürtülür, adam olur.” diye beklediği oğlu geriye döner dönmez eski huylarına kaldığı yerden devam etmeye başladı. 
Orkun askerden döneli altı ay olmuştu. Mevsim kış idi, günlerden de pazar… Orkun pazaryerindeki tezgâhın başında yanındaki işçilere söve saya sebze, meyve satıyordu. Bir ara işçilerden biri bir portakal kasasını boşaltırken portakallardan biri yere düştü ve yuvarlanıp gitti. O portakalı takip eden Orkun biraz ileride yaşlı ve yoksul bir kadının portakalı yerden alıp eski hırkasının cebine koyduğunu gördü. Aynı babası gibi acımasız bir yapıya sahip olan Orkun koşarak yaşlı kadının yanına vardı ve kadıncağızın çenesine korkunç bir yumruk attı. Diğer pazar esnafının şaşkın bakışları arasında yaşlı kadının cebindeki portakalı zorla çıkarıp aldı. Küfürler savurarak tezgâhının başına gitti. İki tane genç, yaşlı kadını yerden kaldırdı. Yaşlı kadın Orkun’un bulunduğu tezgâha dönerek haykırdı.
        “Evin yıkılsın, ocağın dağılsın!”
Orkun tekrar kadına doğru koşmaya başladı. Bu sefer diğer pazarcılar onu durdurdu. Yaşlı bir pazar esnafı yediği yumruktan dolayı dudağı kanayan yaşlı kadının eline bir poşet portakal tutuşturdu.
        “Hadi bacım,” dedi. “Evine git…”
Yaşlı kadın ağlayarak pazaryerinden çıkıp gitti.
Orkun kendisinin yaşlı kadını tekrar dövmesine engel olan pazarcı komşularına çok kızdı. O akşam tezgâhı kapattıktan sonra bir birahaneye gitti. Sabah ezanı vaktine kadar içti, içti…  Eve gelince de karısını ve çocuklarını öldüresiye dövüp evden dışarı attı.
 Şendegül iki yavrusunu alarak bir daha dönmemek üzere babasının evine gitti.
Hacı Osman yanında bir şoförle birlikte Mersin’e mal getirmeye gitmişti. Bütün gece yol çekip tezgâhın başına geldiği anda oğlunu orada bulamadı. Yeğenine çıkıştı:
        “Hamza, Orkun nerede?”
        “Evde olmalı, defalarca telefon ettim, cep telefonunu da ev telefonunu da açmadı.”
Hacı Osman öfkeden çıldırdı. Ağzından tükürükler saçarak bağırdı:
        “Dışarı öğle olmuş, bu eşek sıpası daha yatıyor mu? Şendegül de mi duymuyor telefonu? Git hemen onu alıp getir’”
Hamza hemen otomobiline atlayıp gitti ve yarım saat sonra Orkun’la birlikte döndü. Orkun ayakta duramıyordu. Hacı Osman ona çıkıştı:
        “Bu halin ne senin? İş güç orta yerde duruyor, sen kafayı çekmiş, yatıyorsun. Şendegül nerde, o niye telefonlara bakmıyor?”
Orkun kıpkırmızı kesildi.
        “Şey…”
        “Şey, ne?”
        “Onu ve çocukları dövüp kovdum…”
Hacı Osman’ın yüzü davul derisi gibi gerildi.
        “Onu ve çocukları dövüp kovdun mu? Eşek sıpası, kayınbaban ‘O serseri bir daha kızıma el kaldırırsa kızımı vermem!’ diye yeminler etmedi mi? Sen nasıl insansın böyle!”
Hacı Osman’ın birden kalbi sıkıştı, başı dönmeye ve ayağının altındaki toprak kaymaya başladı. O dev cüsseli adam olduğu yere “küüüt!” diye düştü ve oracıkta can verdi.
Şendegül baba evine sığınmış, dayaktan patlamış gözlerinden yaşlar döküyordu. Kendisini çok seven kayınbabasının gelip kendisini geri götüreceğine adı gibi emindi. Kayınbabası ne yapar eder daha önce defalarca yaptığı gibi yine babasını ikna eder, kendisini götürürdü. Bir anda camilerden sala sesleri yükselmeye başladı. Şendegül’ün içine bir sıkıntı çöktü. Saladan sonra duyduklarına inanamadı. Minarelerin hoparlörlerinden şu anons yükseliyordu:
        “Şehrimizin tanınmış esnaflarından Hacı Osman Kazyolan hayatını kaybetmiştir, Mevla rahmet eyleye!”
Şendegül bu ölüme hiçbir anlam veremedi. Nasıl olmuştu da o sapasağlam adam ansızın ölüvermişti? Genç kadın kovulduğu eve, kayın babasının cenazesine de gidemedi. Hacı Osman’ın ölümünden sonra koca evinin kapısı kendisine tamamen kapanan ve evliliğinin biricik dayanağını kaybeden Şendegül hemen bir hafta sonra Orkun’a boşanma davası açtı.  Tek celsede boşandılar. Bir gözü ağlarken öteki gözü gülen genç kadın, o, insanları alaya alan her söylenişinde kafasına balyoz inen “Kazyolan” soyadından kurtulmanın sevincini yaşadı. 
Orkun mu? Onun işten güçten zaten haberi yoktu.  Babasının ölümünün üzerinden daha bir hafta geçmeden birlikte çalıştığı amcaoğlu Hamza’yla kavga etti. Kısa sürede bütün işleri bozuldu ve her şey darmadağın oldu. Hacı Osman’ın ölümüne ve Orkun’un her şeyi batırışına elbet üzülenler de oldu fakat onları tanıyan insanların sıklıkla dile getirdikleri bir tek söz vardı: Ağlayanın Malı Gülene Hayretmez.