Numan KURT


İki Güzel Sözcük, Dostluk ve Arkadaşlık

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


İKİ GÜZEL SÖZCÜK: DOSTLUK, ARKADAŞLIK
"Dostluk dediğin güzel bir kitap
Hava gibi
Su gibi
Ekmek gibi
Vazgeçilmez bir tad
Sonuna kadar dayanmak şart
Dostluk dediğin eşsiz bir kitap
Sevmediğin sayfaları varsa atla
Sayfayı kökünden yırtmak şart mı"
                         Bedri Rahmi Eyüboğlu 
***
Değiştirmeli insan şu hayatın tekdüzeliğini
Yeni arkadaşları olmalı
Yıllardır görmedikleriyle buluşmalı
Hepsinden önemlisi “Ne önemi var bunların? Ne faydası var bana?” demeyen
Yüreğinde sevgi taşıyan
Söyleşmenin tadına varan
İyi, güzel insan olarak yaşamalı
Artık sonbaharındayız ömrün
Hayat toz pembe değil
“Gençlik başımda duman” diyecek yıllar geride kaldı
Tadına varalım sözün sohbetin
Kırk yıl hatırı olan bir fincan kahvenin
Unutmayalım
“Gençlik bilseydi, ihtiyarlık yapabilseydi.” sözünü
Kavga yerine sevginin, buluşmanın, arkadaşlığın
Yanında olalım
***
"İnsanlar ağaçlardan ders almalıdırlar. Ne üzerlerinde barınan kuşların, ne gölgelerinde yatan insanların ne de verdikleri yemişlerin hesabını tutarlar.""
"İnsanlar başkalarının kusurlarını görmek konusunda keskin gözlere sahip kartallara benzerler. Kendi kusurlarını görmekte ise başını kuma gömen deve kuşuna…"
"Her ayrılık başka bir yerde buluşmak demektir. Her yeni buluşma ise yeni bir bağ demek."
"Buluşmalar ve ayrılmalar, benim sevinçli ve kederli buluşmalarım ve ayrılmalarım. Hiçbir şeye değişmem onları, çünkü onlarsız hayatım, yoksul kalır, hatta masallardaki kralların sonsuz servetlerine bile sahip olsam, yine yoksul kalır."
Bu sözler “insan” ve “buluşma” üzerine. Yazımda da yaşadığım örnekleriyle bu konulardan söz edeceğim. Kavramların felsefesini yapacak değilim. Güzel insanları tanımanın, yıllardır göremediğim, nerede olduğunu bilemediğim arkadaşlarımla, öğrencilerimle, hatta öğretmenlerimle buluşmanın verdiği mutluluktan söz edeceğim.
On yıldan fazla bir süre önce bana birileri “Öğrencilerinle, okul arkadaşlarınla, hayatta olan öğretmenlerinden bazıları ile buluşup görüşeceksin.” deseydi, “Haydi oradan! Onlar şimdi kimbilir neredeler? Nasıl olacak bu?” diye inanmaz, şaşırır kalırdım.
Zaman içinde şu internet ve oradaki facebook paylaşım sitesine girdikten sonra hepsi oldu. O iletişim kurmalardan, yüz yüze buluşmalardan, önceden tanımadığım pek çok güzel insanı tanımaktan gerçekten mutluyum. Onlardan birkaç örnek vereyim.
Facebooka girdikten sonra bana ilk arkadaşlık isteği gönderenlerden biri Mehmet Küçükkarasu idi. Kim mi Mehmet? Mucur Ortaokulu'ndan öğrencim. Bir de ikizi vardı, derslerine girdiğim iki yıl içinde ikisini birbirinden ayıramadığım, Levent. Mehmet, Kırıkkale'de diş hekimi. Sanal ortamda buluşmamızdan sonra bana şöyle yazmıştı: “Öğretmenim, eğer memlekete gidiyorsanız yolunuzun üzerindeyim. Görüşmeyi çok isterim.”
Gün geldi, bir arkadaşımla Ankara'dan memlekete, köyümüze doğru yola çıktık. Kırıkkale yolumuzun üstünde. Bir cumartesi günüydü. Mehmet'in verdiği adrese, ablasının eczanesine uğradık, Mehmet'e telefon ettik. Kısa sürede geldi. Yıllar sonra öğretmen-öğrenci buluşmasının mutluluğunu yaşadık.
“Ne var canım bunda? Sıradan olağan yaşanmışlıklar.” diyorsanız, evet doğrudur. Ben de zaten böyle küçük olayların mutluluğunu anlatan yazılar yazıyorum.
Konuştuk, gülüştük. Mehmet, okuldayken ikiz kardeşi ile yaptıkları bir muzipliği anlattı. Ben sınıfta soru sorup da “Levent sen söyle?” dediğimde yanıtı eğer Mehmet biliyorsa o kalkarmış. Özdeş ikizleri bir türlü ayıramamıştım, giyimleri bile aynıydı.
Gittiğim bir yerde tanıdığım varsa ve ortam uygunsa onunla görüşmek bana mutluluk verir. Mehmet'e bir serzenişimi de yazmak istiyorum. “Ankara'ya gelip sizinle bira içeceğim.” dedi; ama yıllar geçti daha gelmedi.
Eski öğrencilerimle değişik yerlerde buluşup görüşmemin bir örneğini yazdım, hepsi sayfalara sığmaz.
Şu anda altmış dokuz yaşındayım. Birkaç yıl önce bir gün nereden geldi aklıma bilmiyorum. “Aycan Yolyapan” diye ortaokul Tabiat Bilgisi öğretmenimin adını yazdım facebook sayfasına. Hayatta mıydı, bu internet ortamında var mıydı, merak etmiştim. Çıkıverdi karşıma. O yıllarda seksen yaşına yaklaştığı halde dimdik ayaktaydı ve TEMA Vakfı'nda ve bir partide etkin biçimde çalıştığını fotoğraflarından anladım. Zaman içinde facebookta arkadaş olduk. Telefonla görüştük. Aramızdaki “gömlek alma” öyküsünü yazdım. İzmir'e gidişimde Seferihisar'daki yazlığında ziyaret edip elini öptüm. Çok duygusal anlar yaşadık. O yaştaki öğretmenimin gösterdiği konukseverlik, anne yaklaşımı gerçekten unutulur gibi değildi. Orada yaşadıklarımın ayrıntılarını başka yazımda anlatmıştım.
Nasıl duygulanmam? Ben, öğrencilerimin ziyaretleri, mesajları ile mutlu olan emekli bir öğretmen iken kendi öğretmenimi bulup elini öpmem mutluluk değil de nedir? Şimdi ara sıra telefonla aradığımda “Neden bu kadar geç arıyorsun?” diye o tatlı öğretmen azarıyla beni paylar.
Çok sık yaşadığım bu buluşmaların sayısız örneklerini yazabilirim; ama yazı uzar gider, sayfalara sığmaz. Sözünü edeceğim iki yaşanmışlıkla yazımı bitirmek istiyorum.
***
 -Vay, hocam! Sizi gördüğüme çok sevindim.
-Teşekkür ederim, ben de sizleri görünce mutlu oluyorum.
-Ama hiç değişmemişsiniz, sizi hemen tanıdım.
-Değişmemek olası mı? Eski yeni fotoğraflarıma bakmadın galiba. Değişmeyen insan var mı?
-Olsun, sizi çok iyi gördüm. Yazılarınızı okuyorum, resimleriniz de güzel. Sizin o özelliğinizi bilmiyordum.
-Hayır, ben ne yazarım ne de ressam. Emeklilikte kendime iki uğraş buldum. Övünmenin hiçbir anlamı yok. Alçakgönüllülük de göstermiyorum. Bir özelliğim varsa yazarken ve çizerken biraz ince eleyip sık dokuyorum. Eh birazcık da yetenek varsa olup bitiyor.”Yazarım, şairim, iyi resim yaparım.” gibi sözler o işi hakkıyla yapanlara haksızlık olur.

Bu tür konuşmaları, karşılaşmaları çok yaşadım. Birçok yazımda da bu mutluluklarımı anlattım. Altmış yaşından sonra yakın arkadaşımız olan internet (facebook, whatsapp ...) aracılığıyla kırk elli yıldır göremediğimiz arkadaşlarımıza; hatta öğretmenlerimize kavuşmamız da ayrı bir hayal edemediğimiz mutluluk. İlgisiz arkadaşlarımı bilmem de pek çok arkadaşım gibi emeklilik günlerimde çağın bu büyük buluşu bizler için ne güzel oldu.
İki yıla yaklaştı, sevgili sınıf ve okul arkadaşım Kazım Çınar’ın cenazesine katılmıştım. Bu, güzel şiir okuyan, güzel konuşan dost arkadaşımızı yakınlarıyla, tanıdıklarıyla birlikte on iki devre arkadaşımızın katılımıyla uğurlmıştık. Yıllar önce böyle olaylardan hiç haberimiz bile olmuyordu.
Sevgili Kazım, değişik illet hastalıklarla uğraşmaktan yorgun düşmüştü. Vefatından bir hafta önceki hastane ziyaretimizde “Kalkıp seninle bira içeceğim daha!” demişti. Onu Pursaklar mezarlığının en tepe noktasına, yolun kenarındaki ağaçların altına defnetmiştik. Orada aşağıya kuş bakışı bakarak “Annabella” şiirini okusun.
Kırşehir’de vefat eden Sedat Gürses arkadaşımız da apayrı bir insandı. Son sınıftayken ara sıra bizim sınıfa gelir, “Haydi Sedat bir ‘ağlayan şarkı' söyle. “ dediğimizde hemen “Seherde indim ben bağa… “ diye başlar bir yandan da gerçekten ağlar; çok geçmeden de “gülen şarkı” söylemeye başlardı. Onu da rahmetle anıyorum.
Kazım’ın cenazesini cami yanındaki çay evinde arkadaşlarla beklerken bir ara dışarı çıktım. Yağmur hafif çiseliyordu. Bir hanımefendi yaklaştı bana doğru.
- “Aaa, sizi tanıyorum. Numan ağabey! Ben, Kazım arkadaşınızın kardeşi Şahin’in eşiyim. Ayrıca Hacıbektaş’ın Akçataş (Topayın) köyündenim.”
-“Çok sevindim, ağabeyim köyünüzde 1962- 1964 yılları arasında öğretmenlik yaptı. Ben de ilkokulda iki yıl onun yanında kaldım. Soy adınız neydi?”
-“Bardakçı benim eski soy adım.”
-Vahit Hoca’nın neyi oluyorsun?
-“Torunuyum, babam Kazım Bardakçı”
Köy üzerine ayak üstü söyleştik. Benim o köy hakkında yazdığım “DÖN GERİ BAK” başlıklı yazımı da okumuş.
Söylemek istediğim şu : Buna benzer onlarca olay yaşadım. Bu internet, olumlu kullananlar için bulunmaz bir nimet.
……
Okul arkadaşlarımdan söz ettim ya yazımın bir bölümünde. Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulu’nda aynı devredeki veya alt ya da üst sınıflardaki pek çok okuldaşımla bu ortamda iletişim ve dostluk kurduk. Neredeyse hepsinin kara kalem resmini yaptım. Aynı devreden yetmiş beş arkadaşımın kara kalem resmini de buradan paylaştım.
Ben, 1969 yılının Haziran ayında öğretmen okulundan mezun oldum, aynı yıl Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’ne girdim. Oradaki son sınıfımız on iki kişiydi. Sınıfımdan ve diğer sınıflardan birkaç kişiyle iletişim kurabildim. Facebook arkadaşlarım arasında iki öğretmenimiz de var. Bu yazıyla birlikte onların kara kalem resimlerini de paylaşıyorum.
Bugünlük böyle. Yeni yazılarda, söyleşilerde buluşmak üzere sağlıkla kalın.