Numan KURT


GÜLMEK SİZE YAKIŞIR

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


(Gülmeyi unutsak da...)

*İnsanların ölmesiyle yaşamın gülünçlüğü nasıl değişmezse, insanların gülmesiyle de yaşamın ciddiliği değişmez.
*Kaybolan gün, hiç gülmeden geçen gündür.
*Gülme, yan etkisi olmayan yatıştırıcı bir ilaçtır.

Çok sözler söylenmiş daha “gülmek” üzerine. Ben birkaçını yazıma giriş olarak aldım.

Gülen, gülümseyen insanlara “Gülmek sana yakışıyor.” deriz. Gülmek kime yakışmaz ki... Yeter ki sahte olmasın, yeter ki “sırıtma” olmasın, bıyık altından alaycı olmasın. Kahkahayı patlatanları pirzola yemiş kadar olmakla nitelendiririz.
Gülmece (mizah) ekonomik, sosyal, politik problemlere dikkat çeker. Günlük hayatımızdaki çarpıklıkları ve aksaklıkları gösterir. Düşünme biçimi sağlarken yaşadığımız hayatı sorgulatır.
Mizah duygusu, hayatın komik ve anlamsız taraflarına ilişkin değerlendirme yetisidir. İyi geliştirilmiş bir mizah değerlendirmesi için yaratıcı ustalığa sahip olunması gereklidir.
İçinde geçmişteki gülmece ustaları kadar etkili eleştiriler taşımasa da şu aralar televizyonda en çok “GÜLDÜR GÜLDÜR” programını seyrediyorum. Seyrederken birkaç kahkaha atmak rahatlatıyor, stresten kurtarıyor.
Gülmeceden, gülmekten söz ederken, şu sıkıntılı günlerde “Of!”, “Öf!”lerimiz çoğalmışken edebiyatımızın önemli mizah eserlerinden “HABABAM SINIFI” aklıma geldi.

İnsanımızın çoğu “Hababam Sınıfı”nı o eğlenceli komedi filmlerinden tanımıştır. Oysa Rıfat Ilgaz'ın ölümsüz eseri daha o filmler çekilmeden önce aşağıda fotoğrafını ve içindeki bir öyküyü gördüğünüz kitap olarak yayımlanmıştır. Gerçek “Hababam Sınıfı” da bu kitapta anlatılanlardır. Filmlerde konularda bütünlük, akış sağlamak için değişiklikler yapılmıştır.
Sabah bu “evde kalmışlık”ın verdiği “Ne yapayım, ne yapayım?” düşüncesiyle gezinirken kitap dolabını karıştırdım. Bu sanki tarihi eser niteliğini kazanmış kitabı buldum. Defalarca kendi kendime ya da sınıflarda okuduğum kitaba bakınca duygulandım.
Kitaplarımın çoğunu, öyle geniş kütüphanem olmasa da, öğretmen okulunda okurken Kırşehir'in tek kitapçısı Baytoklardan alırdım.. Her seferinde de kitapçı dükkanında Ali Baytok'u görürdüm. Tek eliyle becerikli bir şekilde kitabı alır, paketler verirdi. Kitapların bir kısmını da Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü'nde iken Meydan Kitabevi'nden alırdım. Gelen harçlığı, bir ay bile yetmeyecek harçlığın yarısını iki gün içinde kitaba verirdim. Öğretmenlik yıllarımda yazılı kağıtlarıyla boğuşurken kitaplarla eski haşır neşirliğimiz daha az olmuştur.
Bu, birkaç onarım görmüş “HABABAM SINIFI” kitabı 1964 basımı. Ben de kitabı 1967 ya da 1968'de almış olmalıyım.İçinde yatılı okuyan öğrencilerin onlarca öyküsü var. Mizahi yönü yanında eğitim sistemimizin o yıllardaki bir eleştirisi. Her öykü Turhan Selçuk'un ölümsüz çizgileriyle de süslenmiş. Ben; İnek Şaban'ı, Tulum Hayri'yi, Güdük Necmi'yi, Kalem Şakir'i ve de Kel Mahmut hocayı Rıfat Ilgaz'ın kaleminden orijinal haliyle okuyup tanıdım.
Şunu iyi biliyorum ki yatılı okuyanlar bu kitapta anlatılanlardan daha çok keyif alacaklardır. Yaşanmışlıklarıyla örtüşen öyküleri, biraz abartılmış da olsa bu kitapta bulacaklardır. Öğretmenlik yıllarımda yıl sonunda derslerin gevşediği son bir hafta on gün içinde öğrencilerime okurdum bu
“hababam” öykülerini. Önce yatılı okul yaşamından söz ederdim, öyküleri daha iyi anlasınlar diye. Büyük bir dikkatle bazen gülümseyerek bazen kahkaha atarak dinlerlerdi bu öyküleri.
Hababam Sınıfı'ndaki bazı öğretmenler abartılı gelir bu kitaptaki öyküleri okuyanlara. Evet, mizah eseri olduğu için biraz öyle olmalı diye düşünüyorum. Bir de ortaokul ve öğretmen okulundaki öğretmenlerimizi düşününce benzerlikler buluyorum.
Nevşehir Lise Ortaokulu'nda okurken (1963-1966) Coğrafya dersimize giren “Deli Ahmet” lakabıyla anılan bir öğretmenimiz vardı. O zaman Mısır Cumhurbaşkanı olan Nasır'ın hayranıydı. Sınıfa geldiğinde konu anlatmaması için bir arkadaş Nasır'dan söz eder, onunla ilgili bir soru sorarsa Ahmet Bey coşar, bir ders boyu onu anlatırdı. Ayrıca yazılıları hiç okumadığını, kağıt tomarını eline alarak sırayla kağıtlara “4-5-6” notlarını verdiği anlatılırdı. Az bir olasılıkla üç yazılıda size “4” denk gelmişse bütünlemeye kalırdınız. Ben öğrencisi olmadım; ama Servet Bey adıyla bir resim öğretmeninin de lisede “Sanat Tarihi” dersinde kopya çaktirmemek için sıraların üstünde gezdiği anlatılırdı.
Yemek üstüne “....... yakmak “ demeyim de güzel bir tatlı yemek gibidir Hababam Sınıfı öykülerini okumak. Türk mizahının bu şaheseri filme alınınca kitaptaki verdiği tadı yitirmiştir bence. Hele son çevrilen filmde ne öğrenci lise öğrencisi yaşında ne de bu öykülerin tadı var. M. Ali Erbil'in soytarılıklarıyla uyduruk bir film.
Elimdeki bu antika özelliği kazanmış kitaptan “YAŞA HOCAM, ASLAN HOCAM!” başlıklı öyküden kısa bir bölüm aktaracağım:
****
“....Müdür'ün kapıya vurmasıyla içeri dalması bir olmuştu.Kürsüden inen Kimyacı Paşa Nuri'ye:
“-Sınıfı boş sanmıştım da...”
Pşa Nuri kekelemeye başladı:
“-Sınıfı mı efendim?...Be be ben vardım sınıfta...Boş değil.”
“-Ne yapıyordunuz?”
“-Sözlü yoklama!”
“-Peki, devam edin.”
Domdom Ali'ye döndü:
“-Anlat, etilen!”
“-Çalışmadım!”
“-Metilen!”
“-Bilmiyorum.”
“-Asetilen!”
“-Hastaydım!”
Çıkardı not defterini:
“Kaç numaran?”
“-214”
“-Adın?”
“-Mehmet Yıldırım”
Kaydı silinmiş; ama hocanın defterinde silinmemiş bir arkadaşımızın adını vermişti.
“-Sıfır!”dedi.
Müdür:
“-Hiç bildiğin yer yok mu?” diye sordu.
“-Olmaz olur mu efendim, var tabii.”
“-Söyle, hangi dersi iyi biliyorsun?”
“-Son dersi!”
“-Hangi bahis bu?”
Domdom Ali, Müdür'ün gözlerinin içine baka baka:
“-Galiçya Harbi!”