Numan KURT


GÖK GÜRÜLTÜSÜ ve KORKU

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


    Kendisini tanımaktan onur duyduğum ( Henüz yüz yüze tanışıklığımız yok.) Prof. Emrullah Güney'in "Çarığımı Yitirdiğim Tarla" başlıklı yazısını okudum. 
    Yazıda ortaokul yıllarında kitap okuma alışkanlığını, zevkini nasıl aldığını anlatıyor. Yazısının başlığı köy enstitüsü çıkışlı yazar- şair Mehmet Başaran'ın bir kitabının adı. Bu yazıyı okuyunca şunları düşündüm. "İnsan, yaşadıklarını yazmalı. En azından hayatına yön veren olayları, yaşanmışlıkları anlatmalı. Nevşehir'in Göre Köyü'nden bir çocuğun bilim adamı olarak bugüne gelişinde önemli bir başlangıçtır köye getirilen kitaplarla okuma alışkanlığı kazanması. Böyle bir yazıyı okuyunca "Ne var bunda canım, bu da önemli bir olay mı?" diye düşünürseniz, böyle yazıları da, kitapları da okumanıza hiç gerek yok. O anlayışta olanlar her şeyin maddi çıkar yönüne baksınlar.
    Saygıdeğer Emrullah Güney'in yazısını, bu çocukluk anısını okuyunca, okumayla ilgili olmasa da "korku"nun içimize nasıl yerleştiğini anlattığım bir çocukluk anım geldi aklıma. Yazısını beş yıl önce yazmıştım. Bugün paylaşmak istedim.
Önce kara bulutlar yükselirdi/ Karşı tepelerin ardında /Giderek kararırdı /Gökyüzü /Yorulmuşuz ellerimizde çapa /Islanmayı da aramazdık /Tuz değildik ya /Eriyecek /Çok korkuturdu beni /Göğü baştanbaşa yaran şimşek /Ve de gök gürültüsü /Her gün başlardı kırkikindiler /Baharın en güzel ayında /Nisanda /Yetişemezdik bazen tarladan eve /Yoktu /Kuru giysilerle bile /Değiştiremezdik üstümüzü /Ne yağmurlar yağardı eskiden /Ne çok korkardım ben /Gök gürültüsünden.
    Yağmur yağıyor. Arada azalsa da memlekete gidinceye kadar da durmadan yağdı. Arabanın camına vurup süzüldükçe yağmur damlaları, toprağı suladıkça ben mutlu oluyorum. Bir şarkı vardı geçmişten aklımda kalan. İlk iki dizesinde “Yağmurun sesine bak/ Aşka davet ediyor…” diye başlıyordu. Bu yağan yağmur beni aşka falan davet etmiyor. Başka hayaller kurduruyor bana. Güzel ekin olacak bu yıl. Şimdiden yeşil bir halı gibi serilmiş bozkırın toprağına. Allah afattan korusun çiftçinin yüzü gülecek. Meyvelerini taşıyamayacak ağaçların dalları. En çok da kayısıyı severim ben.     Geçen yıl hasret kaldığımız kayısıdan da bol bol yiyeceğiz.Memlekete gidip gelinceye kadar çisil çisil ve de usul usul yağan yağmur bana bu hayalleri kurdururken hiç gök gürlemedi. Gürlemedi; ama yağmurun yağışını arabanın camından seyrederken bir çocukluk anım geldi gözümün önüne. Çocukluk dediysem de o zaman sanıyorum on üç on dört yaşında vardım.Teyze oğlu Ömer’le yaşlarımız yakın, akran sayılırız. O ilkokuldan sonra okula gitmese de tatillerde köye gelince çoğu zaman onunla gezerim, arkadaşlık ederim.Evden çıktım, teyzemlerin evine doğru gidiyorum. Arada bir ev var zaten, dedemin evi. Tam evin kapısına yönelecekken teyzemin sesini duydum. Tandır damından geliyordu:
-Nereye gidiyorsun kurban olduğum?
-Size geldim teyze, Ömer evde yok mu?
-Yok, tarla sürmeye gitti. Öğlen yaklaşıyor, karnı da acıkmıştır. Çıkınını hazırladım, ha götürsen ne var.
-Hangi tarlada teyze? Uzaksa neyle götüreyim.
- Karaçalı’da, ahırda bizim eşek var, çıkar getir, ben de ekmek çıkınını alıp getireyim.
Eşeğin üstünde ne semer var ne de bir çul. Sırtı yanır olmuş eşeğe bindim. Teyzem, elime azık çıkınını, bir de kurumuş söğüt dalından ince çubuğu verdi.
-Yağmur da geliyor ya kuzum, Ömer’im acıkmıştır, tarla sürüyor, ver de gel!
-Tamam teyze, sen merak etme.
    Ömer’e, eşek sırtında azık götürmekten çok “Traktörü belki verir de tarlada biraz sürerim.” diye düşünüp neşeyle köyün dışına, Karaçalı’ya doğru sürüyorum eşeği. Sürüyorum ya göğe baktığımda gökyüzünü kara bulutlar kaplamış. “Şimşek çakıp gök gürlemeden, yağmur başlamadan tarlaya ulaşırım. Tarlada da vagonetin altına sığınırım.” düşüncesiyle biraz da acele ediyorum. Şimşek henüz uzaklardan çakıyor.
    Tarlaya vardığımda teyze oğlu, traktörün sesinden sesimi duymuyor, ancak traktörün yönü benden yana dönünce el sallayıp “Geliyorum, vagonetin yanında bekle!” diye bağırıyor.
    Azık çıkınını ona verdikten sonra “Traktörle bir iki de sen dolan.” demesini bekliyorum; ama herhalde acemiliğimden dolayı korkmuş olmalı ki sesi çıkmıyor.
    -Ben, bohçayı akşam getiririm, bak yağmur geliyor, sen bir an önce köye dön!
    -Boş ver, yağmurdan sonra da giderim, yağarsa da vagonetin altında yatarım.
    -Yok yok, yağmurun ne kadar süreceği belli olmaz, haydi teyze oğlu sen git!
    Benim de içimde bir korku var ya, hemen eşeğe binip yönünü köye çeviriyorum. Bu arada kara bulutlar tam tepemde. Yağmur damlaları düşmeye başlıyor. Hani köylerde derler ki “Yıldırım eşeğe pek düşermiş, eşek murdar hayvandır.” diye. Pek çok hurafe gibi bu saçmalık da benim çocuk aklımda yer etmiş. Oysa düz arazide yıldırım eşeğin üstüne murdarlığından değil araziye göre yüksekte olduğu için düşebilir. Ben, bu korkuyla bir taraftan eşeği çubukla dehleyip bir taraftan göğe bakarken bir şimşek çakıyor ki tepemde, gökyüzü baştan başa ışık çizgisiyle kaplanıyor. “İşte gittim şimdi!” diye eşeğin boynuna doğru eğiliyorum. Gökyüzünde müthiş bir çatırtı. O yağmurda sırtımdan ter akıyor korkudan. İki üç kez tekrarlanıyor bu şimşek ve gök gürültüsü. Yağmur, beni sudan çıkmış sıçana döndürse de yıldırıma çarpılmadan köye, teyzemlerin evine ulaşıyorum.
    “Gece aynaya bakma bahtın kapanır, salı günü yola çıkma sallanırsın, akşam tırnak kesilmez, hamamlığa işeme cin çarpar, korkut geliyor, öcü var….” diye diye korkularla geçerse çocukluğunuz şimşek çakıp gök gürleyince de korkmanız çok doğal.
    Bunları düşündüm köye giderken. Yağmur damlaları arabanın camına vurdukça yağmurla yaşadıklarım geldi aklıma. O sırada boz toprak yeşermiş, yağmura minnettar, bize de gülücükler atıyordu sanki.
    "Esintisinde bir samyelinin bir ömür boyu
    Rahatlatıyor tüm sevgiye muhtaçları şu yağmur taneleri"
    Şair ne güzel söylüyor. Suya muhtaç toprağı yeşerten, sevgiye muhtaç gönülleri rahatlatan yağmur, çisil çisil yağ, bereket yağdır, sel olup akma, toprak sindirsin seni, bassın bağrına.
    İlkokulu bitirmiş, yazın köyde pancar tarlasına gidip gelirken şimdi nereden bulduğumu anımsayamadığım "İnce Memed" romanı geçmişti elime. İlk üç sayfası yırtılmıştı, yoktu. Her akşam bir yandan da uyuklama içinde okudum. İnce Memed'i, Abdi Ağa'yı, Hatçe'yi tanıdım o romanda.Ve roman içinde adı geçen yaralı Recep Çavuş'un, jandarma takibinden kaçarken söylediği şu sözleri hiç unutmam: "Bugün de akşam oldu."
    Evet akşamlar olur; ama bir gün de akşam olmayıverir. Anlatın yaşadıklarınızı, söz uçar, yazı kalır. Siz yazamıyorsanız anlatın yazabilen birilerine.