Özcan şimşek
20.05.2020 17:57:33
Bu haftaki yazınız çok güzel, velev ki alıntı fıkranıza bayıldım. Nereden buluyorsınuz böyle fıkraları. Teşekkür ederim.


Vahit Doğan


Elveda Ramazan

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


Sen ki Rabbimizden 
Bize farz olan
Günahı kurutup hazan edensin
Nice canlı gördüm hepisi yalan
Elveda edelim Şehr-i Ramazan”
(Dulkadirli Köyü’nden Halk Şairi Alibey Dulkadir, 1951 yılı) 
Şairin de belirttiği gibi “elveda” ne zor bir kelime! Ölüm nasılsa elveda da bana hep aynı şeyi çağrıştırır. Geri dönüşü olmayan iki yol sanki, ikisi de.
Hayat, biz farkında olmasak da çoğunlukla elvedalarla doludur. Bir gün yine görüşmek dileğiyle ayrıldığımız, ağlaştığımız nice arkadaşımız, yatılı okulda, askerlikte, işyerinde, komşulukta nice kıymet verdiğimiz insan, bir daha göremeyecek olsak da hep o eski günlerin bir daha geri geleceği ümidiyle yaşarız. Ama hayat döngüsünde kum saatinde kumun farkettirmeden akması gibi bir daha asla geriye dönüş olmaz, biz yeni insanlar tanırız, yeni arkadaşlar ediniriz, ancak o eski arkadaşlar yalnızca solmuş fotoğraflarda kalır. Yıllar geçer, isimlerini de unuturuz çoğu zaman.
İşte Ramazan ayı da bizim için candan bir arkadaş gibidir. Her sene bu kutsal ayın son günlerinde bir daha göremeyeceğimiz o arkadaşlarımız gibi onunla vedaya hazırlanırız. 
Bu belki elveda da olabilir, bilemeyiz. O kadar çok severiz ki senede bir ay görüştüğümüz bu arkadaşı, çocuklarımıza, onun ismini veririz, hüznün yanında bir “Bayram” sevinci duyar gibi.
Vedalar her zaman acı verir insana. İnsan hüznü de, mutluluğu da bir ömür boyu dönüşümlü yaşar. İkisi bir arada olmaz, ama her hüznün sonunda mutlu günler, her sevincin arkasından da tarifsiz acılar yaşanabilir, hayatın akışı aşağı yukarı böyledir. 
Biz yine veda edelim o sevgili arkadaşa, Ramazan’a… Dileyelim; o eski günlerdeki arkadaşımız gibi seneye yine görüşmeyi. O eski günler gelmez ama Ramazan gelir, sözümüzde duramayız, biz gelemeyiz belki…
****
Eski bir atasözü: “Bayram günü borç ödeyecek olana ramazan kısa gelir.” 
Saklı Kalan Fıkra:
“Vaktiyle zengin, fakat yaşlı bir paşa, evinin penceresinde otururmuş. Her gün evin önünden  birkaç defa geçen mahalle imamı da her geçişte pencereye bakıp, paşayı görürmüş, ihtiyar paşa, imamın bu bakışında :
--- Bu adam hâlâ yaşıyor mu?,  tecessüsünü sezmiş ve imamı çağırmış, konuşmuş:
--- İmam efendi, eğer bana emri hak (ölüm) vâki olsa, cenazemde ne kadar para alacaksın?
--- Aman efendim, siz çok yaşayın.
---Yok, yok, doğrusunu söyleyin bana!
---Bir altın kadar bir şey!
--- Al şu üç altını. Rica ederim, evin önünden geçerken, “Bu herif hâlâ ölmedi mi?” der gibi pencereye bakma!, demiş. İmam da:
---Başüstüne deyip, paraları almış.
Bir müddet imam hakikaten pencereye bakmamış. Ama günün birinde gene bakmaya başlamış. Paşa içerlemiş, bir iki gün sonra imamı çağırmış:
---İmam efendi, Ben sana üç altın verdim ve pencereye bakmamanı istedim. Sen de söz verdin. 
---Evet efendim.
--- Ama bir müddet sözünde durdun, sonra tekrar başladın bakmaya. Bu ne iştir! Ben sana parayı niye verdim?
İmam:
--- Hakkı âliniz var paşam.
--- E,  ne diye bakıyorsun? Diye sorunca, imam efendi içini çekip:
--- Ah, velinimetim… Onun tadı başkadır, siz bilemezsiniz, deyip, hemen kalkmış. 
****
Mehmet Akif Ersoy’un “Safahat” adlı eserinde “Bayram” başlıklı şiirinin son bölümünden içli birkaç beyit:
“Fakat bu levha-i handâna karşı, pek yaşlı 
Bir ihtiyar kadının koltuğunda, gür kaşlı, 
Uzunca saçlı güzel bir kız ağlayıp duruyor. 
Gelen geçen, “Bu niçin ağlıyor?” deyip soruyor. 
– Yetim ayol... Bana evlâd belâsıdır bu acı. 
Çocuk değil mi? “Salıncak!” diyor... 
        – Salıncakçı! 
Kuzum biraz da bu binsin... Ne var sevâbına say. 
Yetim sevindirenin ömrü çok olur... 
        – Hay hay! 
Hemen o kız da salıncakçının mürüvvetine , 
Katıldı ağlamayan kızların şetâretine.”