Polat BİLİCİ


Ege'de Tarım İşçisi Olmak

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


Eskiden, Ege insanını refah ve bolluk içindelermiş de, bir elleri yağda, bir elleri de baldaymış sanırdım...
Oysa ne alaka? Geldim ve gördüm. Buradaki o yevmiyeyle çalışan insanların ne şartlarda çalıştıklarını görünce, gözlerime inanamadım.Dur durak yoktur, her mevsim muhakkak ki iş vardır. Buranın yazı kışı yoktur hani.Yazın o berbat sıcakta kan ter içinde kalır işçiler. Kışın ise zordan da zor işçilik ve de o dondurucu soğuk havada zeytin toplama işi başlar ki, genellikle yüksek kesimlerde tehlikeli arazi yapısıyla...
Tarım işçisinin doğulusu, batılısı, güneylisi ve kuzeylisi yoktur. Hepsi de aynı şartlarda çalışan insanlarımızdır.
Bunları tek ayıran da mevsim koşulları, soğuk bölgelerdeki tarım işçisinin boş kaldığı zamanları olsa da, boştan kalma diye bir şansları yoktur sıcak bölgede yaşayan tarım işçisinin.
Yılın 365 günü çalışmak zorundadır.Sıcak bölgeler deyip geçmeyin hani. Kolay değildir o ayazda zeytin, kestane toplamak. Narenciye bahçelerinin içerisinde o rutubetli ve ıslak havada narenciye toplamak da kolay değildir. Sadece toplama görevleri mi var bu tarım işçilerinin? Topladıkları ürünleri bazen olur ki, bir kilometre uzaklıktaki yolun kenarına getirip, araçlara yükleme işleri de vardır.
Sabahları onlar da traktörün römorkuna binip, çalışma yerlerine giderler o sabahın ayazında.
Ancak iş dönüşünde çalışmanın verdiği yorgunluk ve akşamın ayazı yüzünden, kolay değildir römorkla yolculuk. Kendilerini o ayazdan ve soğuktan korumak için, tıpkı penguenler gibi birbirlerine yapışırlar kafalarını kaldırmadan. Ben eskiden Ege insanını bembeyaz suratlı bilirdim. Oysa tam da tersidir hani. Genelde insanlar, o yazın acımasız sıcağı ve kışın ayazında, yanan tenleriyle esmer görünümlü insanlardır.
Birgün aracıma fide yükledim, Ayvalı Cunda Adası'na gidiyorum, yolda üç beş bayan bana el kaldırdılar sabahın erken saatinde. Durdurdum aracımı, koşarak geldiler yanıma, adeta yalvararak:" Bizi de Ayvalık yakınına götürür müsünüz? "dediler.
Oysa benim aracımın önünde iki kişilik yer vardı. Haydi de ki bir kişi daha alayım, diğer üç kişinin de arkaya sıkışması lazımdı. Kendilerine: "Eğer üç kişi arkada oturursa,olabilir." dememle adeta bayram ettiler teklifime. Aracıma binen o köylü kadınlar, bana öyle dualar ediyorlardı ki, tarif edemem. Yolda konuşmaya başladık."Sabah erken. Nereye gidiyorsunuz bu soğukta?" diye sorduğumda, verdikleri cevap: "Başağa gidiyoruz abi" oldu.
"Başak dediğiniz şey ne oluyor ki?" diye sorduğumda, zeytin hasadı yapılan tarlalarda ağaçların tepesinden yere düşen zeytinleri topladıklarını öğrendim.
Günde 7 veya 8 kilo toplayabiliyorlarmış. Adam başı, bu topladıkları zeytinin kilosunu da, 4 liraya veriyorlarmış yağ fabrikalarına. Bu söylemlerini duyunca tüylerim diken diken oldu, ne diyeceğimi bilemedim. Sıcak kalorifer önünde oturup, kimi bilgisayar karşısında, kimisi de o sevdiği dizileri izleyen kadınlarımız geliverdi aklıma.
Her seferinde, "Hastayım" diyerek bahaneler uyduran. Yüzleri gülmeyen, gülmediği gibi de sirke satan yüzleriyle kadınlarımız. Dudakları boyalı, tırnakları ojeli kadınlarımız. Saç boyasıyla, röflesiyle kadınlarımız. Bu yazımı okuyunca bana asla kızmayacak kadınlarımız, geliverdi aklıma.