Sümeyye
16.10.2020 14:13:23
zeynep hanım toplumumuzun kanayan yarasına parmak basmışsınız ,herkes bir umutla ev sahibi olmak için uğraşıyor didiniyor, en sonunda da sonsuz Rahmet sahibi Rabbim herkesin niyetine göre bir ev veriyor vermesinede bu seferde sağlık elden gidiyor ,başka imtihanlar çıkıyor ,o zaman basiret sahibi kişiler anlıyorki, dünyada ev sahibi olmak önemli değil, önemli olan ahiretten bir ev sahibi olabilmek . Kaleminize sağlık ,sağlıkla ,huzurla kalın


Zeynep Nur KÜÇÜK


Dünya Onların Olsun

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


                Yıllardır ev hayalleri kuruyorum. Kafamı sokacak iki göz bir evim olsa başka bir şey istemem. Her iki üç senede bir taşınmaktan, ellerin kirli evini temizlemekten, kapılarını, pencerelerini boyamaktan, parkelerini kazımaktan usandım.

                Düğünümde annemlerin taktığı bilezikleri, takıları, dişimden tırnağımdan artırarak biriktirdiğim paraları tek tek hesapladım. Tek evim olsun da kulağımdaki küpeyi, parmağımdaki yüzükleri bile bozdurmaya razıyım. Yeter ki kafamızı sokacak küçücük bir evimiz olsun.

Ben biriktirmek için uğraşırken ev fiyatları da almış başını gidiyor. En sonunda hayat ortağımı ikna ettim. Gezdiğimiz yerlerden, internetten ev bakmaya başladık. Başladık başlamasına da ev fiyatları çok uçuk ki. Akıl küpü bir arkadaşım bana “Temelden girersen daha hesaplı olur.” diye akıl verdi. “Oooo… Öyle mi?” Gözlerimin içi parladı. “Olur tabii. Neden olmasın?” Sokaklarda gezerken bir harabenin önünden geçerken tabela dikkatimizi çekti. Henüz temel bile atılmamıştı. Tabeladaki adresi hemen not aldım. Hayat ortağımı, çekiştirerek götürdüm.

“Bir soralım hayatım. Kaç liraymış? İlla alacağız diye bir şey yok.”

“Oraya çok para ister.” Diye sızlana sızlana peşimden geldi eşim.

Çaldık müteahhidin kapısını. Şık bir sekreter karşılayıp, bekleme salonuna aldı bizi. Sonra da patronunu arayıp, haber verdi. Biz yumuşak, deri koltuklarda oturup, neşeli neşeli gülüşüyoruz. Kalbim kuş gibi ha uçtu, ha uçacak. Sanki evi aldık, içine girdik. Sekreter kız bize çay getirdi. Beklerken çaylarımızı yudumluyoruz. Patron gecikti ama bunun bir önemi yok. Yerlerin döşemesini, kapıların doğramasını, asma tavanın ışıklandırmasını sanki alacakmış gibi inceliyorum.

Patron geldi ve bizi odasına aldı. Burası bekleme odasından daha da konforlu. Patronun koca masasının önündeki, yumuşacık koltuklara oturmadık sanki gömüldük. Tokalaşıldı, tanışıldı, hoş beş edildi ve esas konuya gelindi.Müteahhit, tabelasını gördüğümüz ev hakkında bize bilgi vermeye başladı. “Şu kadar metrekare, cephesi, oda sayısı… “  İri cüsseli patron hem anlatıyor hem de bizi baştan ayağa süzüyordu. Küçük dağları ben yarattım dercesine kasıla kasıla oturuyor koca, deri koltuğunda.Sesi gür çıkıyordu, kartal gibi keskindi bakışları.İçinin döşemelerinden bahsediyor; mutfak dolabı şöyle olacak, yer döşemeleri şu marka. Vestiyer, duşa kabin, banyo dolaplarını… bütün detayları tek tek anlatıyordu. Biz de adamın gözlerinin içine bakarak, ağzımızın suyu akarak dinliyorduk. En sonunda da fiyat konusuna geldi. “Bu dairelerin fiyatı şu kadar lira.” dedi ve sustu.

Duyduğumuz fiyat başımızı döndürdü. Sanki kafamıza koca bir balyoz indi. Bizim yıllardır biriktirdiğimiz paranın neredeyse üç dört katı. Bizim bu parayı bulmamız imkânsız. Ölene kadar çalışsak yine de ödeyemeyiz.

Hayat ortağımla göz göze geldik. Ezilip büzülerek, söylememiz geren cümleleri bulmaya çalıştık. Patron bizim züğürt olduğumuzu anladı galiba. Gülen suratı düştü, lafları kısa kısa kesmeye başladı. Sonra da yerinden bile kıpırdamadan bize yol verdi.

Moralimiz bozuk, hiç konuşmadan kös kös evimize döndük. Kaç gündür yemekten aştan kesildim. Halsiz cansız dolaştım. Dışarı çıkmadım, kimseyle konuşmadım. Baktığım her şey o kadar anlamsız geliyordu ki. Derin, kara bir kuyu beni içine çekiyordusanki. Az kalsın o kuyunun içine bodoslama dalacaktım.

Hayat ortağım yanıma geldi. Ellerimi avuçlarının içine alarak:

“Neyin var senin?” diye sordu.

Kırık dökük harfler birleşti ve ağzımdan:

“Hiiiç” diye döküldü.

“Ev alamadık diye üzülüyorsun değil mi?” dedi gözlerimin içine muhabbetle bakarak konuşmasına devam etti. “Elimizde olan ya da olmayan, dünya mallarına kendimizi çok kaptırmamalıyız hayatım, biliyorsun ki bize verilen her şey emanet.”

“Yok canım, üzülmüyorum.” desem de kaç gündür içim içimi yiyordu.

“Bak sana ne anlatacağım hayatım; bir gün Hz. Ömer (r.a) Peygamber Efendimiz(s.a.v.) in yanına geliyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v) yerde hazırın üzerinde uyuyor. Hz. Ömer(r.a) başlıyor ağlamaya. Düşünebiliyor musun hayatım, Allah’ın Habibi, Kâinatın Efendisisaraylarda yaşayıp, kuş tüyü yataklarda yatmak yerine hurma dalından yapılmış, çamurla sıvanmış bir evde hasırın üzerinde uyuyor.”

Üzerimdeki kara bulutlar bir anda dağılmıştı. İçinde yaşadığım bolluktan, evimdeki eşyalardan, ortopedik yatağımdan utanmıştım. Tüm dikkatimle hayat ortağımı dinliyordum.

“Hz. Ömer’in hıçkırıklarından uyanan Habib-i Zişan ne demiş biliyor musun? ‘İstemez misin Ya Ömer dünya onların, ahirette bizim olsun.’ ”

Gözlerimden sicim gibi yaşlar akmaya başlamıştı. Ellerimi yüzüme kapattım hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Dudaklarım, kısık bir sesle şu nidayı tekrarlayıp duruyordu:

“Dünya onların olsun, ahiret te bizim.” 

“Dünya onların olsun, ahiret te bizim.”  

Ya toprak ol

Ya da su

Sakın ateş olma