Numan KURT


DEREDE ÇAMAŞIR, DEĞİRMENDE BUĞDAY, SOBADA KÖMBE

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


“Geçmişi bir kitap gibi kullanın eviniz gibi değil.” R. Wilkins “Geçmişin keşkeleri ve geleceğin endişeleri şu anımızı çalan iki hırsızdır.” Üstün Dökmen
“Yaz geçmiş, kış geçmiş, can eskimiş, ruh eskimiş. Akıp giden zaman ömrün bahanesiymiş. Uzun uzun yaşamak değil, doya doya yaşamak en güzeliymiş."
Yazdıklarımı okuyanlar içinde “Bu adam da geçmişe çok takılıp kalıyor, ne var bu elli altmış yıl öncesinin yoksunluklar içindeki geçmişinde” diye düşünebilirler. Çoğu anılarımda çocukluk, gençlik yıllarımı anlattığım için böyle düşünmeleri de doğaldır. Gerçekten öyle miyim? Kesinlikle hayır. Daha başka yazılarımda belirttiğim gibi geçmişin yaşanmışlıklarını, kültürünü yazabildiğim, becerebildiğim kadarıyla geleceğe aktarmak istiyorum. “Kim, kaç kişi okuyor da geçmişi geleceğe aktarıyorsunuz?” diye düşünenlere de şöyle diyebilirim. Bir kişi de okusa yeter, ben öyle binlerce kişinin okuyacağı yazar olabilseydim ne öyküler, ne romanlar yazardım. Yukarıda R. Wilkins’in sözünde olduğu gibi geçmişi evim gibi kabul edip oraya demir atmıyorum, kitap gibi okuyup geleceğe aktarma çabasındayım. İlkokul yıllarım köyde, diğer okul yıllarımın da yaz tatilleri köyde geçti. Bu yazıda da o çocukluk, gençlik yıllarımdan aklımda kalanları anlatmaya çalıştım. Çamaşır makinesinin, deterjanların olmadığı, ekmeği fırından pişmiş haliyle almadığımız günleri ve daha nice zorlukları aktarmak istedim.
“Şimdi Gölyeri, Kuruhüyük kaldı mı?” demiştim bir yazımda. Kalmadı. Köyün etrafındaki tüm çayırlar kurudu, boz toprak oldu. İçinde küçük bir çay akan, kaynak suyunun çıktığı pınar bulunan Gölyeri ile ilgili anlatacaklarım var da ondan söze böyle girdim. Gölyeri, bizim köyle Tataryeğenağa köyü arasında bir çayırlık. Diğer çayırlıklardan farkı içindeki çay ve pınar. Rahmetli babam sert görünüşlü bir adamdı. Yanında bırakın arkadaşça konuşmayı, ayağımızı uzatıp oturamazdık bile. Mahallenin çocuklarını “Hasan emminiz geliyor!” diye korkuturdu anneleri. Dövmediği, sövmediği halde bakışlarından korktuğumuz bu adam, yaşlılığında da her şeye ağlayacak kadar duygusallaşmıştı.
Babam,1950’li yılların sonunda Ankara’da mide ameliyatı olmuştu. Sonradan “Yanlış yapmışlar, midemin çoğunu almışlar.” diye yakındığı bu ameliyattan gelişini hayal meyal hatırlarım. Eli midesinde, solgun bir yüzle bir akşam eve geldiğinde bizler evin bir köşesine büzülmüş, üzüntümüzü bile belli edememiştik. Annemin ağladığını biliyorum. Köylümün hitap şekliyle Hasan Çavuş yani babam, bundan sonra köyün tulumbalardan çıkan sert, kumlu suyunu hiç içmedi. Biz iki kardeş ona uzun süre Gölyeri’ndeki pınardan su taşıdık. Eşeğe heybeyi atar, testileri heybenin iki gözüne yerleştirir getirirdik suyu. Kaynağından pırıl pırıl büngüldeyen bu suyu tasla testilere doldururduk. Babamdan başka kimse içmezdi o suyu. Zahmetli de olsa bu su getirme işinin zevkli yanları da vardı. Köyde o zamanlar elektrik yok. Doğal olarak çamaşır makinesinin adı bile bilinmez. Peki nerede yıkanacak kirlenenler? Haydi ufak tefek günlük kirlenenleri evde leğende yıkadın, kilimi, palazı, yorgan, yatak yüzü ne olacak? Bunun için de özellikle yaz sonlarında yunnağa gidilir. Şimdiki gençler “Yunnak da neymiş ?” diye düşünebilirler. İşte bu saydıklarımın yıkanması olayıdır yunnak. Ben Gölyeri’ne gittiğimizi hatırlıyorum. Genellikle traktörle gidilirdi; ama olmayınca eşeklerle gidildiğini de biliyorum. Çayırın ortasındaki küçük çayın yanına ateş yakılır. Üzerine kara kazanlar kurulur. Isınan suyla getirilen kirliler yıkanır. Sonra tokaçlanıp çayın suyu ile durulanır. Yıkananlar akşama dek kuruması için çayırın üzerine serilir. Biz çocuklara gelince:

"Billur gibidir kaynağında su
Koşarız bir çaput topun peşinden
Ne de tatlı gelir
Yorulunca
Çökelekli dürüm
Ve de bir tas pınar suyu
Çalışan analar, bacılar olur
Yorulan biz"
Akşam, yıkananlar kuruyunca eve dönülür. Anaların işi bitmez. Herifin, çocukların karnı acıkmıştır, sıcak aş gerekir.
Ekinler, temmuz sonlarında biçilir. Buğdayın iyisi elenir, temizlenir, yeygilik için ayrılır. Un ya da bulgur yapılacaktır kış için. Değirmen yoktu köyümüzde. En yakın değirmen Kızılağıl köyündeydi, şosenin kenarında. Traktörle giderdik değirmene. Bir kez eşeklere çuvalları atarak da gittiğimizi hatırlıyorum. Ağabeyim giderken de gelirken de altı kilelik (yaklaşık iki üz kilo) çuvalları sırtlar atardı vagonete. Değirmene varınca her şey hazır mı? Sıra bekleyeceksin. Arkadaşım M.Ali Deveci ile bir gece Kızılağıl’da onun akrabalarında kaldığımızı hatırlıyorum. Büyüklerimiz de traktör vagonetinde sabahlamış olmalı. Buğdayı öğütmenin de ayrı bir keyfi vardır.
"Boşaltırsın buğdayı çuvaldan
Üstteki tekneye
Sıcak sıcak un akar
El yakar
Dolar alttaki tekneye
Değirmenci bağırır:
'Hey uşaklar! Geçiyor değirmenin boğazı'
Kürekle doldurulur çuvallara
Sıcacık un
Basacaksın o unu tıka basa
Eğilip bükülmesin çuval, giderken
Taş gibi ola"
Bu zahmetlerle eve getirilen un tandırdaki sacda yufka, çörek; göçmen fırınında kömbe olur. Yine buğdaydan yapılmış bulgurla bir pilav pişirip de serdin mi yufkanın üzerine tadına doyum olmaz. Daha önceki yazılarımda da zaman zaman belirttim. Tek amacım köyümün geçmişteki, bugün de kalıntıları olan kültürünü tanıtmak. Geleceğe olabildiği kadarıyla kendimce aktarmak. Köyümün insanları, köy dışındaki hemşehriler okursa ne mutlu bana.