İsmail Tufan


Çiçek Bahçesi

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


Çiçek Bahçesi

Prof. Dr. İsmail Tufan

 

Ölüm haberlerine alışkanlık kazandık. Trafik kazaları, cinayet veya terör kurbanlarını artık sadece bir rakam olarak görüyoruz. Hayatını kaybedenlerin genellikle genç olmaları bile canımızı acıtmamaya başladı. Haberi okuyor veya dinliyor, kısa bir üzüntü duyuyor ve hemen unutuyoruz. Ölüme alışkanlığın ardında aslında ölüm korkusu kol geziyor. Bu korkuyu yaşamaktansa, ölümü unutmaya çalışıyoruz.

Beşikten mezara kadar devam eden yaşlanma sürecinde insan, birçok nedenlerden ötürü acılı duruma düşebilir. Genç kızını bir trafik kazasında yetiren yaşlı annenin, amansız bir hastalığa yakalanan oğlunu mezara indiren yaşlı babanın, aynı yastıkta kocadığı karısını ecele teslim eden kocanın acısı gerçekten büyüktür. Fakat onlara yardım elini uzatmak aklımızın ucundan bile geçmemektedir.

Korona salgını sürecinde insanın istatistiki bir rakama dönüşümünü çok daha iyi gördük. Binlerce genç ve yaşlı vatandaşımız korona virüsünden hayatını yitirmesine rağmen, her gün Sağlık Bakanımızın açıkladığı istatistiklere sevindik veya kaygılandık. Ölenlere değil, aralarında kendimizi de algıladığımız ölebilecek olanları göz önüne aldığımız için, ölenleri hemen unutuverdik. Kendimizi başka ülkelerin istatistikleriyle karşılaştırarak, bundan kendimize övgü payı çıkardık. Bazen daha az ölümüz olduğu için başkasındaki fazla ölüye için için sevindik. 

Kötü olayların ardından gelen acılara dayanmayı bilmemiz önerilir. Hatta bu yaşam süresi uzayan insanın en önemli özelliği haline gelmelidir. Çünkü yaşam süremiz ne kadar uzun olursa, dostlarımızın mezarı başına ağlayacağımız süre, o kadar uzun olacaktır (Baltes). Ancak, kendini gençliğe adayan toplumlarda, bu hakikat görmezden gelinir. Bir taraftan dünyanın faniliği dile getirilirken, diğer taraftan ölüm unutulmaya ve unutturulmaya çalışılır.

Ömrünü bu yalan etrafında geçirenler, yaşlılığında acıyı farklı bir açıdan tadar. Acı çeken insanın açık yarasına tuz basmak acısını birkaç misli arttıracaktır. Elbette bunu yapmamalıyız. Elimizden geldiğince acısını unutturmaya çalışmalıyız. Ancak, yaşlanan toplumda ölüm acısını unutturmak, aslında bir insanlık suçudur. Çünkü unutulanlar ya bir hastanede ya bir bakımevinde ya da kendi evinde ölürken, gençliğin rüzgarına kendini kaptıranlar, her gününü bayram havası içinde yaşamayı arzu etmektedir. Şehit haberleri bile artık manşetten düştü. Ölüm acısı yokmuş gibi gösteriliyor. 

Hem genç yaşta doğal olmayan nedenlerden dolayı hayatını kaybedenleri hem de doğal sebeplerden dolayı yatağında ölen yaşlıları anımsatmak, bizim insanlık görevlerimizdir. Gerontoloji, yaşlanmanın bilimidir ve yaşlanma sonsuz bir süreç değildir. Fakat bunu anımsatınca, bize kızanlar oluyor. Moralleri bozulanlara çok sık rastlıyoruz. Bizden, yaşlılara yaşamdan zevk almalarını sağlamamız öneriliyor. Zaten amacımız da budur, ama yaşam zevkinin yaşam koşullarına da bağlı olduğunu ve bu koşularındaki eksiklikleri gidermeden bunu başaramayacağımızı söylemek zorundayız.

Yaşlığın sefaletinden söz edince, yaşlıların açık yarasına tuz basmış olmayız. Asıl tuz basmaktan kaçınılması gereken açık yara, yaşamının son virajına girenlerin yaşamlarını bir çiçek bahçesine benzetmektir.