Göksel KARA


Bu Bil Balık Avı Hikâyesidir Hırsızlıkla Alakası Yoktur

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


Yıl bilmem kaç, yaş kırkı geçtiğinden bu güne saymıyorum yılları.  Ne vakit saymaya kalksam yaşamışlığım değil, yaşlanmışlığım düşüyor aklıma… 
Antalya’dan geri dönüyorum. Yeni okulumda biraz tutuk biraz suskunum. Bizim cemaat, her hafta balığa gidiyorlar. Nasıl eğlendiklerini anlatıyorlar.  Ben ciğere hasret kedi misali mırıl mırıl dolanıyorum ortalarda. Üçüncü hafta dayanamıyorum;
- Beni de götürün ya. Diyorum. 
- -Çatlıyorum hafta sonları.
Arkadaşlar memnuniyetle kabul ediyorlar teklifimi. İki gün önceden hazırlıyorum çantamı. Gece orada kalınacak. Balıklar yenilecek. E ağlasın mı canım balık; 
“Hangi öküz yedi lan !” beni, diye küfür mü etsin ardımızdan. 
Ben hatundan gizli bir büyük rakı koyuyorum çantaya. Cuma günü okul çıkışı gidiyoruz balık tutacağımız yere. 
Bir gün önce bir arkadaş gelip, atmış kadar olta atmış göle. Bütün gece siftah edememiş. Ama bizde umut bol kişi başı iki balık tutsak yeter canım. Fazlasına gerek yok, diye düşünüyoruz.  Gece saat yirmi dört balık yok... Ben çantadan rakıyı çıkarıyorum, biraz beyaz peynir alıyorum… Aman Allah’ım! Benim mesai arkadaşların gözleri, ormanda ceylan görmüş çakallar gibi ışıldıyor. 
- Adamsın lan! Diyorlar.
- Kralsın oğlum!
Ben de kabul edilmişliğin mutluluğu. Ağzım kulaklarımda.
Lakin ben ikinci dubleyi doldurmadan şişe bitiyor. Sövsem ne olur ki?
Yan tarafta bir traktör kasası, kasanın içinde üç beş delikanlı, müzik sesi sonuna kadar açılmış. Bizim kulağımız oltanın zilinde.  İki gibi çalıyor zil. Biz aç öğretmenler koştura koştura gidiyoruz zilin sesine. Arkadaşlardan birisi, 
-Bu olta bizim değil, almayalım balığı. Diyor.  
İçimizden en küçük olanı kasadaki gençleri işaret edip;
“Bu oltalar şu kasadaki çocukların. Biz bir tane balık tutamadan onlar âlem yapıyorlar. Onla da zil sesini dinleselerdi, pezeve. ler .” diyor.
 balığı oltanın ucundan alıyor, oltayı göle geri fırlatıyor. Biz ateşin etrafında toplanıyoruz. Uykusu gelenler müsait yerlere yatıyor.  Ben ve balığı alan arkadaş ayakta avare avare dolanıyoruz.
Hocam yanıma yanaşıyor. Kulağıma eğiliyor;
-Göksel, bunlar Gabazlı’dan. Bunlarda mutlaka boğma rakı vardır. Hadi gidip selam verelim, eşek deyiler ya buyur ederler. Diyor.
Yavrusunu kaybetmiş ceylan misali boynumuzu büküp gençlerin yanına gidiyoruz. Masanın başında ben yaşlarda bir arkadaş oturuyor. Ortada boğma rakı olduğunu öğrendiğim bir bucuk litrelik kola şişesi, beyaz peynir, kavun, kavurma var. 
Selamımız büyük bir içtenlikle alınıyor. Masaya buyur ediliyoruz. Masa başında ki arkadaş gençlere;
 “Masayı tazeleyin.” Diyor. 
Masa iki dakika da hazırlanıyor. Kadehler doluyor, tanışılıyor…
 Üçüncü kadehlerden sonra bir kola şişesi daha konuyor masaya. Türküler, şiirler…
Yalnız, bizim masa başı başında oturan arkadaş, lafı dolaştırıp dolaştırıp, öğretmenlerin örnek insan olması gerektiğinden, öğretmenlerin dürüstlüğünden, hırsızlık yapan birinin çocuklara hırsızlık yapamayın, diyemeyeceğinden dem vuruyor. Ben hemen bir türküyle başlıyorum.
“  Çok nimetin yedim haleleşelim.” 
on dakika geçip geçmiyor. Konu yine öğretmenlerin dürüstlüğüne dayanıyor…
Ben yine başlıyorum bir türküye. Gençler eşlik ediyorlar. Bu arada bizim içtiğimiz rakı boğazımıza takılıyor, düğüm oluyor, sesimizi soluğumuzu kesiyor. 
Yavaş yavaş ayrılıyoruz, telefonlar, adresler alıp veriliyor. Biz de hıyar değiliz ya, gurubu kahvaltıya çağırıyoruz. Sekiz gibi kocaman bir ocağın başında kahvaltı yapıyoruz. Ben akşam olanları Ali abime anlatmışım. Ali abim uygun bir dille özür dileyecek. Bizim gönlümüz şenlenecek. 
Ali abi önce hafifi hafif öksürüyor,
- Hataydı, diyor.
- Gece bilemedik. Diyor.
- İstemeden oldu.  diyor.
Gençler ve abileri yüzlerinde hafif bir tebessümle dinliyorlar.
Sonra ağabey söz alıyor.
- Ya hocam yanlışlıkla balığı aldınız tamam. Burası tamam da oltayı göle atmanız neden di? diye soruyor. 
- Hem biz sizin balığı aldığınızı gördük. Balığı boş verin de ardımızdan sövmeyeydiniz iyiydi. Diyor.
Masada kahkaha, yüzlerde bahar… 
Biz erken ayrılıyoruz gölden. Yeni arkadaşlar kalıyorlar.
Aradan birkaç gün geçiyor, nöbetçi öğrenci elinde bir poşetle geliyor. Poşeti açıyorum. İçinde iki bucuk litrelik bir boğma, iki tane balık ve küçük bir not.
“Hocam sohbetin çok güzeldi, sesinde masayı donattı. Bilesin ki ben ilk türkü de hakkımı helal etmiştim. Sizin mahcupluğunuz, senin konuyu değiştirmek için türkü söylemen o kadar hoşuma gitti ki konuyu o yüzden uzattım. Sen de helal et hakkını. Yazıyor.
Ben şom ağzımı tutamıyor. Öğretmen arkadaşlara ;
            -Len! Gabazlı ‘dan dan bana iki buçuk litre boğma geldi, diyorum.
Başıma üşüşüyorlar, 
-Beraber içeceğiz değil mi? diyorlar.
-Si. irin lan ordan , diyorum. Hepsi benim.
Ali abim babacan tavrıyla yanaşıyor yanıma
-Ulan! Düdük. Diyor.
-Biz balığı çalmasaydık bu rakı gelir miydi?
-Gelmezdi, diyorum.
-Gelmezdi sanırım.
- O zaman beraber içilecek.
-Tamam ya! Berber içilecek.
Beraber piknik alanına gidiyoruz. Balık hırsızı abimin elinde iki telli bir mandolin… Din kültürü öğretmenimiz bir ağacın altında namazını kılıyor…
Hep birlikte söylüyoruz…
“Ben gamlı hazan sense bahar dinle de vaz geç.
Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç…”
Ben bir saate tükenen rakı şişesine bakıp bakıp iç çekiyorum…