Numan KURT


BENİM GÜZEL OKULUM, ÖĞRETMENLERİM

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


"Anı bahçelerinde üşümek sıcaktır."
"Anı yazmak, ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır."
"Bütün anılar güzeldir. Anılardaki bütün insanlar güzeldir. Anı haline gelince her şey güzeldir. "
O heybetli görünüşü gözümün önünde, gür sesi kulaklarımda. Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulu’nun 5-A sınıfı. Okulumuza yeni gelen öğretmen Tarih dersi anlatıyor. Kırk kişilik sınıfta tık yok. “Kastilya Kraliçesi İzabel, Aragon Kralı Ferdinand…” diye öyle bir anlatıyor ki dersi hayranlıkla dinliyoruz.
Yıl sonu. Okulu bitirme sınavlarına giriyoruz. Son sınav da bittikten sonra beni çağırıyor öğretmenimiz:
-Gel bakalım Kurt, sana bir görev vereceğim.
-Buyurun hocam.
-Yakında mezuniyet töreniniz var, spor salonunda yapılacak bu tören.
-Evet…
-İşte o törende öğrenciler adına konuşmayı sen yapacaksın.
Şaşırıyorum, ter basıyor beni. Bırak mikrofonla konuşmayı, onu elime almış biri değilim. Yine de “Hayır yapamam.” diyemiyorum.
-Tamam hocam.
-Ben, en kısa zamanda bir ses provası için seni çağıracağım.
Düşündüm, bunca öğrenci arasından neden beni seçmişti öğretmenimiz? Meraklandınız değil mi? “Kim bu öğretmen?” diye. Okulda göreve başladıktan sonra ilk nöbetinde kenarı beyaz şeritli eşofmanları giydiği için “Kling” lakabını alan rahmetle andığım Necati Öğüt öğretmenimiz. O sıralarda bir gazetede “Kling” adıyla foto roman yayımlanıyordu. Kling karakterindeki foto roman kahramanı da beyaz şeritli eşofman giymişti.
Birkaç gün sonra çağırdı beni. “Gel, şu ses provasını yapalım.”
Ben de heyecan provaya giderken bile doruk noktada. Spor salonuna birlikte gittik. Ses düzeni hazırdı. Mikrofon karşısında bana bir şeyler söyletti. Şöyle bir düşündü:
-Senin sesin mikrofonik değil, bu konuşma görevini başka arkadaşına vereceğim.
-Siz bilirsiniz.
Sevindim; o akşam heyecandan tir tir titremeyecektim. Üzüldüm; o yaşta koca okulda bu görev benim için bir onurdu. Pekiyi, Necati Bey, o görevi neden bana vermek istemişti? Düşünür, şu sonuca varırım: Benim, okulu birincilikle bitireceğimi tahmin ediyordu. Evet, derslerim iyiydi; ama ben bitirme sınavlarında ancak geçerli not alacak kadar çalışmış, öyle birinci olmayı falan hedeflememiştim. Sonunda takıntısız bitirdim; ama birincilikten epey uzak olarak. Öğretmenlik yıllarımda bana verilen bayram, tören konuşmalarını yaparken hep bu olayı hatırladım. Başlangıçta bir heyecan olsa bile birkaç cümle söyleyince geçiyordu heyecan.
Biz, okulun neredeyse tüm öğrencileri çok sevmiştik onu. Saygıyla anıyorum.
Okulun beşinci sınıfındayım, 5A sınıfında. Genç, güzel bir öğretmen geldi Biyoloji dersine. Belki okuldaki birçok arkadaşımızla aynı yaşlarda. Belli mesleğe yeni başlamış, idealist, hevesli. Hülya Karaduman, şimdilerde buluşmalarımıza katılan, sevgisi gözlerinde, yüreğinde eksilmeyen Hülya öğretmenimiz..
Kareli, büyük bir defter aldırdı Biyoloji dersi için. İkinci hafta derse geldiğinde defterin ilk sayfasını açtırdı:" Hayatta babanıza dahi güvenmeyeceksiniz." diye yazdırdı. Utangaçtım, sınıfta parmak kaldırıp konuşmaya çekinirdim. Nasıl oldu bilmiyorum, kaldırdım elimi. "O zaman, kimseye güvenmediğimizde nasıl mutlu olacağız." dedim.
Yine aynı derste: "Benden ilk yazılıda on alan hep on alır." dedi bizleri özendirmek için. Ben de kırmadım onu, bu söylediğini yerine getirdim. Sağlıkla yaşa değerli öğretmenim.
Diğer öğretmenlerimiz, Sabri Çakar, Cevdet Türkeroğlu, Aydın İpek'le ilgili anılarımı başka yazılarımda anlattım. "Güzel öğretmenlerim"den söz etmişken onları da sevgiyle, rahmetle anıyorum.
Okul haziran döneminde bitince Nevşehir-Kozaklı- Kanlıca köyüne atandım. Köyün ortasında girişinde küçük bir aralıkla sonra bir odası olan eve yerleştim. Dördüncü sınıfı okutmaya başladım. Mesleğin başlangıcı, bende bir heyecan bir heyecan… Aradan on gün geçti, Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü’nü kazandığıma ilişkin haber kağıdı geldi. Sevindim, izin alıp okuldaki ikinci sınav için Konya’ya gideceğim. Aileden “Mesleğe geçtin, maaş alıyorsun, niye gidip de üç yıl daha okuyacaksın?” deseler de dinlemedim.
Türkçe Bölümü’ne girebilmek için hem yazılı hem de mülakat sınavına girdim. Mülakatta sorulan soruyu hiç unutmam. Komisyondaki öğretmenlerden biri: “ Senin ilçen Hacıbektaş, nüfus kağıdında öyle yazıyor. Peki Hacıbektaş mı ismin Hacı Bektaşi Veli’den almış; yoksa Hacı Bektaşi Veli mi ismini Hacıbektaş ilçesinden almış?” Hacıbektaş ilçesinin eski adının “Sulucakarahöyük” olduğunu biliyordum, yanıtı kolayca verdim.
Yazılı sınavda da önemli olan kompozisyondu.
Ertesi gün sonuçları dinlemek için okulun önüne toplandık. Bizim bölüme yatılı olarak on kişi alacaklardı. Bir müdür yardımcısı anonsla duyurmaya başladı. İlk on kişiyi okudu adım yok. Üzgün üzgün dönmeye hazırlanırken şu anonsu yaptı: ” Türkçe Bölümü’ne yirmi kişi alınacak. Yatılı girecekleri okudum. Gündüzlü olarak üç kişinin başvurusu var. Geri kalan yedi kişiyi gündüzlü olarak yedekler arasından alacağız." Yedekleri okumaya başladı. İlk isim benim ismimdi. Okula girebilecektim. İlk yıl gündüzlü okuyacak, sınıfı geçersem ikinci yıl yatılıya alınacaktım. O zaman öğretmen okulu öğrencilerinin tek gideceği yüksek okul eğitim enstitüleriydi. Üç yıllık eğitim sonunda ortaokul veya liselere branş öğretmeni olarak atanıyorlardı bu okulları bitirenler. O üç yılı, sıkıntılı geçen üç yılı başka bir yazımda anlatacağım. Gündüzlü okuduğum ilk yılı dizelere dökmeye çalıştım:
Bir arkadaş tanıdım. Okulun ilk günlerinde, Keşanlı, Behçet Şen, O da benim gibi gündüzlü girmiş. Ben Türkçe, o Sosyal Bilgiler Bölümü’nden tanıştık, konuştuk. Birlikte ev tutacağız. Güçlüklerle de olsa bir yıl o evde oturup okuyacağız. Gezdik Konya’yı sokak sokak. Bu kentte eğitim enstitülülere ön yargıyla bakılır, ev verilmezmiş, düşünceye bak. Doğruymuş “Bekara ev yok.” dediler her çaldığımız kapıda. Sonunda iki arkadaş, bizden bir devre önce Matematik Bölümü’nde Bir göz odaların verdiler eski bir yapıda verdiler vermesine de ne Behçet de para var ne bende, sabah kahvaltısız giderdik, öğleyin bir çay- simit. Akşama mı, ya makarna ya yumurta. Gençtik; ama ne gezer bizde para o zaman hayalinde kavuşursun kız arkadaşa yıl sonuna doğru akşam yemeği için. Yazıldık bir lokantaya, yataklarımız yere serili, somyamız bile yok. Ama tahta kaplı tavanda fare çok. Akşam şöyle yer yatağımıza uzanınca. Koşardı grup halinde fareler. Tavanın bir ucundan bir ucuna. Alırdım elime kırk dört numara ayakkabımı. Fırlatırdım tavana. Ses bir an için kesilir. Başlardı biraz sonra yine curcuna. Öyle böyle tükendi bir yıl. Geçtik ikimizde sınıfı yazıldık yatılıya.
İşte böyle. Çocukluk yıllarımı “BÖLÜK PÖRÇÜK” başlığıyla beş bölümde anlatmıştım. Bugün de aklıma hem Necati Öğüt öğretmenimiz hem de eğitim enstitüsünün ilk yılındaki sıkıntılar geldi aklıma. Masal anlatmadım, “Gökten üç elma düştü.” diyecek değilim. İşte gençlik yıllarımdan bir kesit. Yaşanılan her şey anlatmaya değer. Yeter ki kaleminin ucu sivri, klavyenin tuşu sağlam olsun. Sevgi, saygı, hoş görü, vefa, değerbilirlik…tüm iyilikler, güzellikler sizinle olsun.