Vahit Doğan


“Babamdan Ne Öğrendim?”

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


“Babanın evlâdına bıraktığı servetin en hayırlısı edebtir.” [Hz. Ali (r.a.)]Daha okula gidecek yaşa bile gelmemiştim,  şair Abdürrahim Karakoç’a ait olan “Hâkim Beğ” şiirini ondan öğrendim. Kıbrıs’a ait vatanseverlik şiirlerini ondan dinledim. Köyden şehre yeni göç etmiştik.

Babamın kendi kısıtlı imkânları ile yaptırdığı müstakil evimizin yanında komşumuza ait 18 dönümlük bir bahçe vardı.

Babam bize, o bahçeye kesinlikle izinsiz girmememizi tembih etti. İnanır mısınız bilmiyorum ama biz o bahçeye 30 yıl boyunca hiç girmedik.

Yolda giderken sahibinden habersiz, bir bahçedeki meyvelere izinsiz bakmamayı, sahibi belli olmayan arazideki meyveyi görmemek için başımı öne eğmeyi ondan öğrendim. İlkokula giderken “Ödevini, dersini bitirdin mi?” diye sormuştu. Ben de “Ders bitti!” demiştim.

 “Ders bitmez!” diye kızmıştı bana, “Ders bitmez, öğrenecek şeylerin hududu yoktur” demişti ve eklemişti: “Yalnızca ders kitabı değil, roman kitabı da oku!”…

12 Eylül sonrası köyde bir adamın oğlunu ‘ders kitabı okumuyor, roman kitabı okuyor’ diye dövdüğünü anlatmıştı. Biz 6 kardeşe kıt kanaat bakmaya çalışırken, tek geçim kaynağı olan elindeki boya fırçası olmasına rağmen, evini boyadığı müşterilerinden arta kalan fazla boyaları işini yaptığı insanlara geri verdiğini gördüm. Ve ben yıllar sonra bir devlet dairesinde devletin bir kâğıdını, kalemini dahi evime getirmemeyi, hususi işimde kullanmamayı ondan öğrendim.

Memuriyete başlayalı henüz birkaç ay olmuştu. 19 yaşındaydım. Çalıştığım binada şehirdeki kamu kurumlarının çoğunluğu bulunmaktaydı. Ben, birinci katta çalışmaktaydım. Babam bir gün akşam sormuştu bana: “İşyerine alıştın mı, nasıl gidiyor işler?” diye…

 Ben de: “İşyerine köyümüzden büyüklerimiz geliyor, gelen herkesin elini öpüyorum…” dedim.

Babam, bana unutamayacağım, aklımdan çıkmayan şu cümleleri söylemişti: “Sen devletin memurusun, devlet memuru görevi sırasında, görevini aksatarak her gelen tanıdığın, akrabanın elini öpmez, orası senin hususi hayatının olduğu yer değil, kimseye saygıda elbette kusur etme fakat görev sırasında da kimsenin elini öpme!” Devlet memurluğuna, insana yakışan vakarlı hareketi ya da onun tabiriyle “Düşük hareket etmemeyi” ondan öğrendim.

Eğer haksızlığı yapan, zulüm eden kişi akrabamız, tanıdığımız dahi olsa sırf akrabamız, tanıdığımız diye asla sahip çıkılmaması gerektiğini, şahsiyetsiz akrabaya sırf “sülâlemizdendir” diye kıymet atfetmenin insanlıkla bağdaşmayacağını, insanı birbirine bağlayan şeyin “sülâlecilik” değil, ortak ahlâki değerler olduğunu ondan öğrendim.

Kaynağı belli olmayan, gayrimeşru parayı harcayan birisinin ikram ettiği şeyin bile kabul edilmemesi gerektiğini, devlete ve millete olan sadakatin ölçüsünün, bir kuruş dahi olsa kamu malını çalmamak olduğunu, vatan sevgisinin ölçüsünün kuru kuruya lâf değil, ancak devlete ait boşa harcanan bir ampul gördüğümde, o elektrik düğmesini kapatmam gerektiğini ondan öğrendim.

 Hâlâ bana çocukmuşum gibi davranarak mesai saati içinde beni evde görse “Neden bu saatte işte değilsin?” diyerek vazifeye olan bağlılığı hatırlamayı ondan öğrendim. 

İnsanların üzerimizde bıraktığı şeyler söylediklerinden çok yaptıklarıdır, davranışlarıdır. Bizim eve çoğunlukla et girmedi, hiçbir zaman bir bisikletim, bir futbol topum dahi olmadı, ancak; sahip olduklarım gözle görünen bir nesne değildi… 

Öğrendiğim ve sahip olduğum asıl şeyin ne olduğunu yıllar sonra anlıyorum. Emeğin gücü ve alınteri ile kazanılan helâl lokmanın, ocakta pişen etsiz patates yemeğinin ne kadar kıymetli olduğunu hayatın ders kitabından öğreniyorum…

Saklı Kalan Şiirler Köşemizde bu hafta Cevat Akbaş isimli bir şairin oğluna verdiği iki öğüt yer alıyor:

“At teper, yılan sokar, kedi ise tırmalar

Hülâsa, her mahlûkun belli özelliği var

Ne tatlı canı yanar, ne de başı daralır

Ne yazık ki insanda var bütün özellikler

Okşarken pençe atar, öperken canını yakar

 Sarılır, kucaklarken hançer vurur sırtına

Meltem gibi okşarken, birden doğar fırtına

Dili başka söyler, içi başka düşünür

Güçsüze dev kesilir, güç önünde sürünür

Yaptığını gizlemek, gizlediğini yapmak

En doğru yolda bile yön değiştirip sapmak

Yazık ki insan için hiç de güç bir iş değil

Oğlum, bu gerçekleri tatbik etme fakat bil

Bil ki yanmasın canın, yüreğin tiksinmesin

Başın önüne düşüp, daralmasın nefesin

Bildiğinden şaşma hiç, bir gerçek ise eğer

İnsanca yaşanırsa ancak bu hayat değer.”

 ***

İkinci öğüt:

 “Şu acaip lafa bak:

‘Gemisini kurtaran kaptandır

’Oh ne alâ…

Sen gemini kurtar,

Sür selamet kıyıya

Eller gömülsün suya

Sonra da buna kaptanlık de,

Kaptanlık şöyle dursun.

Miço bile değilsin be!”