Özcan şimşek
6.09.2020 08:11:56
Güzel bir yazı. Teşekkür ederim.


Vahit Doğan


Arzuhalci

Çınar Kırşehir Gazetesi kçşe Yazarı


“ARZUHALCİ” 

 

     Okulda, sokakta ya da bir cemiyet ortamında hayatın olağan akışı içinde birçok insanla tanışırız da, o insanların çoğu yıllar sonra aklımızda, belleğimizde yer etmez, hatırası bile kalmaz, unuturuz. 

     Bir gün sizi tanıyan birisi çıkar karşınıza, gayet samimi davranır, birkaç dakika geçince, konuşmalarından, anlaşılan bir zamanlar beraber aynı ortamda bulunmuşsunuz, birlikte yiyip içmişsinizdir ama gözünüzde canlanmaz o geçmiş günler, hafızanızı zorlarsınız ama nafiledir, kayıtlar silinmiştir çünkü… 

     Kimileri de vardır ki ne uzun uzadıya sohbet etmişliğiniz, ne de birlikte çalışmışlığınız vardır, ama yine de aklınızdan yıllar geçse de çıkmaz… 

     Memuriyete ilk başladığım yıllarda dolmuştan inince, çalıştığım işyerinin hemen yanıbaşında bulunan binadaki bir arzuhalci tabelası her gün karşıma çıkar, iri harflerle, büyük puntolarla yazılmış tabeladaki kelimeleri mırıldanarak işyerine giderdim. Tabelada arzuhalcinin ismi yazıyordu: “Akif Selamoğlu”. Ama isimden çok ismin altındaki yazı benim dikkatimi çekmişti: “Emekli Maliye Gelir Şefi”… Yani o ana kadar tanışmadığım bu arzuhalciyle meslektaştık!.. İşe ilk başladığım yıllarda o tabelayı gördükçe gülümserdim ve kendi kendime şöyle derdim: “Demek ki maliyecilerin emekli olunca bile işleri hazır, ömür boyunca garantili iş!... Sermayesi ne ki; bir daktilo, bir masa-sandalye, gerisi tecrübe…” 

     Aradan birkaç yıl geçti; daireye sinema sanatçısı Hulusi Kentmen’i andıran, onun gibi pos bıyıklı, ses tonu ona benzeyen, babacan tipli, babayiğit bir adam geldi. Beni iyi tanıyor gibiydi; Dulkadirlili’yim dedikten sonra daha bir yakınlık gösterdi ve bana karşı olan bu yakınlığı hep sürdü. Aramızdaki yaş farkına, aynı zaman diliminde çalışmamamıza rağmen hep içten, hep candan bir ahbap gibi davrandı. Başçavuş emeklisi olan amcamla askerdeyken tanışmışlar, amcamın silah arkadaşlığını yapmış. Her karşılaşmamızda babamı ve amcamı sorardı. Yaptığı arzuhalcilik işini severek, dürüstlükle ve büyük bir titizlikle yapardı. En çetrefilli işleri, dilekçeleri, içinden çıkılması zor veraset işlemleri hep onun tabelasının olduğu yazıhanede çözülüyordu. Hep gülümserdi, işyerine o geldiğinde kırk yıllık bir arkadaşı görmüş gibi olurdum. 

Şimdi onun yazıhanesi aynı yerde duruyor, ancak kendisi de, tabelası da artık yok… Birlikte çalıştığı arkadaşları o yazıhanede dilekçelerini yine yazıyorlar, ben ise oradan geçerken boş iskemleye bakıyorum… 

** 

Yine başka bir arzuhalciyi hatırlıyorum; o da çok eskiden maliyede çalışmış, çalışırken diğer memurlara hep dermiş ki; “ Ben gidersem burası batar!..” Bu söylediğine gerçekten inanıyor muydu ki acaba? Ama emekli olalı neredeyse kırk yıl olmuş. 

*** 

Arzuhal, dilekçe derken aklıma eski zaman fıkralarından birisi geldi:

“Gayet güzel ve kibar bir kadın, resmi bir dairede çırpınır dururmuş. Dil, bilmez, meramını anlatamazmış. Karşısına güler yüzlü bir zat çıkıp sormuş:

--- Arzunuz nedir, hanımefendi? 

--- Şu tarzda bir istida (dilekçe) yazdırmak istiyorum. Fakat nasıl kaleme alınacağını bilemiyorum. Ah efendim, siz lütfen bu iyiliği bana yapsanız.

--- Memnuniyetle… Fakat evvelâ pul tedarik etsek… Hah durun… Galiba cüzdanımda olacak… Hayır, hayır… Parası lâzım değil… 

Yazmış, yapıştırmış, imzalatmış.

--- Şimdi…  demiş.

--- Müessesenin müdürü olduğum için bunu bana verdiniz. 

Makamına geçmiş. Gözlüğünü takmış. Kendi yazdığı kâğıdı ciddi bir yüzle alıp okumuş. Başını esefle sallayarak:

--- Kabil değil, hanımefendi… İşiniz olamaz…

 cevabını vermiş. 

 

***** 

Bu haftaki Saklı Kalan Şiirimiz, Cumhuriyet döneminin en önemli şair ve roman yazarlarından biri olan, aynı zamanda öğretmenlik de yapan Şukûfe Nihal’e ait bir şiiri yayınlıyorum. 1942 yılına ait bir şiir.

MEZAT 

Alıcılar beğenip sevinçle ayırırken

Gidenin bıraktığı hayatın artığını,

Her şeyin üzerinden sezerim, diken diken

Ardda kalan gözlerin hasretle baktığını.

 

Belki bir genç kızdır ki şu yatağın sahibi

Can vermiştir şu mavi ipek örtü altında;

Şu kadife sedirde hâlâ yatıyor gibi

Bir genç kadın, bir ümid arar sönen bahtında.

 

Boy boy duran aynalar gelenlere yabancı,

Onlarda gidenlerin mahrem hayali vardır;

Tâ derinliklerinde gülüyor acı acı

Bir yüz ki dudakları bükük bir hali vardır.

 

Başka bir el uzanır el dokunan her yerden;

Kapacaktır sanırım, o benimdir, diyerek! 

Mezad, bitmiştir artık, dağılıyor içerden

Yeni bir şeye sahip gözler gülümsiyerek…