Özcan şimşek
21.04.2020 13:34:13
Dolu dolu ve duygulu bir yazı. Emeğinize sağlık. Teşekkürler.


Vahit Doğan


“Marilyn Monroe'nun Resmi” 

Çınar Kırşehir Gazetesi Köşe Yazarı


“Eğer bütün eğlencesi, bütün işi gücü yiyip içmekse, insan nedir ki?...” (Shakespeare)
Babamla sohbet ettiğimizde çoğu zaman bana şakayla karışık “120 yıl önce yaşamış dedemin babası teknolojik gelişmeleri görseydi ne düşünürdü” diye soruyor. Şimdiki teknolojik gelişmeleri değil, daha eskiye gidelim; radyoyu eline alsa meselâ, çoğumuzun çocukluğunda düşündüğümüz gibi içini kurcalayıp, içinde küçük adamları arar mıydı ki? Ya da siyah-beyaz televizyonda koskoca adamların içine nasıl sığdığını merak eder miydi? 
Hayatımızın son 40 gününü hiç yaşamamış olsa idik, her şey ne güzel devam ediyordu değil mi? Milyar dolarların döndüğü büyük futbol maçları, büyük krediler, sonsuz sıfırlı paralar, pahalı alış verişler… Gösterişli evler… Saymakla bitmez… Yaşadığımız günlerin kazananı tabiat oldu, kaybedeni ise insan… Şimdi ise Batı toplumu şehirlerinin o ihtişamlı sokakları bomboş, bir odaya hapsedilmiş, çaresiz, tüketim toplumunun zavallıları! 
Peki, bir de şöyle düşünelim: Yaşadığı son bir ayı günlüğüne yazan evden dışarıya çıkmayan benim gibi insanlar günlüklerine ne yazarlardı?  
Neredeyse her 20 dakikada bir değişen gündemde, dünya insanını eve hapseden, ne olduğu bile tam olarak bilinmeyen, çaresi olmayan, sonu nereye varacak, öngörülemeyen bir düşman hakkında neler yazarlardı acaba?  
Böyle söylenirken aklıma şu hikâye geldi, anlatayım: “Fransa Kralı Onaltıncı Louıs’nin not defteri”nden. Fransız arşivlerinde saklanan bu not defterinde, Bastille zindanının zaptı gününü, Kral “Bugün hiçbir şey olmadı.” diye yazar. Halbûki Fransa tahtı o gün temelinden sarsılmıştır. Memleketinin için için kaynadığı, bütün dünyanın gözlerini üzerine çektiği, ihtilâl homurtularının ufuklarda derin izler bıraktığı bütün kanlı günleri Kral hep o “bugün bir şey yok” kaydı ile işaretlemiştir. Millet tarafından sarayına hapsedildiği günün en büyük hâdisesi olarak, gittiği ruhani âyini gösteren 1775’ten 1791’e kadar saraydan 2636 defa dışarı çıktığını hatıra defterine geçirmeyi pek önemli bir iş sayan Onaltıncı Louıs’nin bu hatıraları da, bir nevi vicdan oyalama gayreti idi. Tuıleris Sarayı hücuma uğradığı sabahı Kral, defterine, “Bu sene yapraklar ne kadar erken dökülmeye başladı” diye kaydetmişti. Beş ay sonra, o dökülen yaprakların arasına kendisi de karıştı, çünkü Fransız ihtilâli oldu.” 
Birkaç hafta önceki haberleri gözümün önüne getirirken İngiltere Başbakanının hastalığı küçümseyen şu mealde şeyler dediğini hatırlıyorum: “Biz virüse karşı önlem almayacağız, serbest olarak herkese bulaşsın. Belki daha iyi olur.” Şimdiki haberlerde ise kendisinin bu hastalık nedeniyle yoğun bakımda olduğu belirtiliyordu. Hayat çok garip! 
Benzetmek ne kadar doğru, sizin takdirinize bırakıyorum şu ibret verici olayı da anlatayım: “Hazreti İbrahim ile kavgaya tutuşan Nemrud, Tanrı olduğunu iddia etmiş. Bu sırada Nemrud’un burnuna bir sivrisinek kaçmış, bu sinek beynine ulaşmış. Vızıldadıkça Nemrud’u deliye döndürüyormuş. Adamlarına başına tokmakla hafif hafif vurmalarını söylemiş. Yavaş yavaş, ve sonra da kuvvetlice vurmalarını söylemiş ve dayanamamış ve ölmüş.” Tanrı olduğunu iddia eden Nemrud’un ölümüne bir küçük sinek sebep olmuş.
İnsanın olmadığı bomboş sokaklarda, kerpiç evlerin arasında sabah yürüyüşü yapıyorum. Tabiat aynı ahenginde devam ediyor, kuşların sesini daha çok duyuyorum, bir çoban kuzularını, koyunlarını yayıyor, inşaat işçileri her zamanki gibi çalışıyorlar. Çeşmenin şırıltısı duyuluyor.  Kediler, rahatça yolun karşısına geçebiliyorlar; çünkü hiç araba yok.

 

 

/resimler/2020-4/17/793172144303359.jpg

Bu kerpiç evlerin içinde bir ev dikkatimi çekiyor. Dış cephesinde bir resim var; Marilyn Monroe’nin resmi. Her sabah bana bakıyor. Tıpkı ‘Sevmek Zamanı’ filminde Boyacı Halil’in duvardaki hiç tanımadığı kızın resmine baktığı gibi. Bir gariban mahallesinde Marilyn Monroe. Bana niye bakıyor acaba? Cevabını bulursam yazacağım…
*** 
Saklı kalan Şiirler Köşemizin bu haftaki misafiri Nihat Yurdakul, 1950’li yıllardan bir şiir. 
İnsanlardan çok uzak,
Çok uzak köylerden, kasabalardan, şehirlerden…
Bir deniz kenarında uçsuz bucaksız,
Uzak yaşamak bütün söylentilerden…

Yalçın olmalı deniz kenarındaki kayalıklar,
Arada kumsalı bulunmalı çöllere denk…
Ne ömür şey olur şu yaşamak,
Dalgalar, balıklar, martılar…

Kumlara sarılıp yatmalıyız seninle,
Geceler ister serin olsun, ister ılık…
Denizden çıkıp iyi şeyler vaat etmeli geleceğe dair,
Yarı insan-yarı balık…

Seninle bir cümle yazmalıyız kumların üstüne
Dalgalar bir gidip, bir gelip silmeli…
İsterim ki yaşıyan bütün insanlar,
Bu cümleyi bilmeli…

Unutmalıyız ekmeği, aşı
Alabildiğine saadet içinde, alabildiğine hür…
Ve denize, ele-güne karşı,
Öpebilmeliyim seni…

Balık kokmalı dudakların,
Saçların pul pul deniz…
Bizim gibi olmanızı isterim insanlar,
Bizimle beraber yaşayın isterseniz…

Sonra çocuklarımız olmalı seninle,
Hırçın köpükler misali bembeyaz…
Kumlara sarılıp yatmalıyız sere serpe,
Geceler ister ılık olsun, ister ayaz…

Bu masal en içten şarkılar gibi uysal başlamalı,
Çılgın devam etmeli ömür boyu…
Günlerden korkup telâşa düşmemeliyiz,
Geceler isterse aydınlık olsun…

İnsanlardan çok uzak,
Çok uzak evlerden, otellerden, hanlardan…
Yaşamalıyım uçsuz bucaksız bir deniz kenarında,
Gayri hiçbir şey beklemiyorum insanlardan…