Polat BİLİCİ


DÜVEN VE HARMAN ZAMANI


Bir paylaşım gördüm, koymuşlar düven resmini bunu tanıyan var mı diye. Aslında sorulacak soru olsa da ancak on yıl önceden sormuşlar, ne aceleleri varsa.
Bırak kardeşim dinozorlar çekilsin bakalım ortada, sor o zaman bu soruyu ağız tadıyla, acelen ney arkadan kovalayan mı var.:))
Aslında eskiye özlemdir, şimdilerde çok büyük ticaret merkezleri ve beş yıldızlı otellerin bahçesinde sergilenmektedir Düven, Kanı, At arabası, Karasaban, Yaba, Tırmık, çanak, çömlek gibi zamanımızın araç ve gereçleri.
Bu arada şunu da belirteyim, sevgili Kırşehirli hemşerimiz Tevfik Dündar beyinde Dündar termal tesislerinde bulunan o çift atlı at arabasına da bayıldım adeta..
Çok yerlerde ve evlerden de şark köşesi diye adlandırdığımız, Tarihi halı, kilim, habe, yün çoraplar, körüklü çizmelerden tutunda, kahve değirmeni, şamdan, çeşit çeşit bakır kaplar, cezveler,ırbıklar yani eskiye dair tüm araç ve gereçler artık baş köşeleri süslemekte.
Hani bir deyim vardır, bence çok yanlış deyim, efendim eskiye rağbet olsaydı bit pazarına nur yağardı. Yoksa uluslararası büyük antikacılarmı çıkardı bu söylemi.
Başka başkacada söylemler vardır ki, insanın kanını donduracak biçimde.
Neymiş efendim Devletin malı deniz yemeyen keriz, salla başını al maşını, kimsenin etlisine sütlüsüne karışma, bana değmeyen yılan bin yaşasın gibi banane kim ne yaparsa yapsın anlamında söylemler.
Buradaki maksat nedir acaba, insanları hırsızlığa teşvik midir. Neden bu söylemlerin yanlış olduğu, ülkemizin kalkınmasını istemeyen dış güçlerin söylemleri olduğu ders kitaplarında işlenmemiştir ve halada işlenmemektedir, yoksa işleniliyor da ben mi göremiyorum.
Bir zamanlar İngilizlerin Çinlilerin nüfusunu çok görerek, ilerde kendilerine karşı potansiyel güç görmeleri nedeniyle, oradaki halkı afyon belasıyla tanıştırıp, kötü halde olmalarına sebep oldular.
Çin bu illetin önüne geçsede, daha bazı bölgelerinde bu illetle savaşmakta.
Bu söylemleri sanki atasözlerimiz miş gibi bizlere lanse eden dış güçler, demekki bizleri potansiyel güç görüyorlar ki, bizleri gelenek görenek, aile terbiyemizden uzak tutmaya çalışıyorlar.
Bir zamanlar sosyeteye özenti vardı, kendi kültürünü, örf ve adetlerini, yaşam biçimini elinin tersiyle iterek başka kültürlerin sempatizanları.
Bunlar artık kendi şivelerinden de nefret ederek tıpkı sosyete gibi konuşmaya başladılar ( Sözüm öz türkçeyi çok güzel konuşan kişilere değil ) hani biz gençlik yıllarımızda bunlarla dalga geçerek aynini derdik.:))
Sizlere bir anımı anlatayım.
Emekliye ayrıldıktan sonra minibüsümle Ankara’da sebze satıyorum.
Talebe olduğu her haliyle beli olan bir genç geldi yanıma biraz sohbet ettik ve Kırşehirli olduğunu öğrendikten sonra birbirimize daha da ilgi gösterdik.
Bu gencimiz OTTÜ Makina mühendisliği bölümünde okuyormuş, tabiki okuduğu okul ve bölümüyle Kırşehirli hemşerisi olarak gururlandım.
Abi bana iki kilo domates tartar mısın deyince, benden de iki çeşit domates var, salkım domates ve yemeklik domates.
Nasıl yiyeceksin diye sorduğumda bana verdiği cevap aynen şöyleydi, şakalayıp yiyeceğim.:))
O çok hoş söylemiyle.
Gelelim düvene.
Bakın bir düven insanı nereden nerelere götürüyormuş, laf lafı açarmış misaliyle.
Tarlada kurumaya yüz tutmuş ekinler tırpanla biçilerek yığınlar yapılır, yada tam kuruyan başaklar biçerdöver dediğimiz iş makinasıyla biçilir başaktan çıkan tahıl biçerin deposuna sap ise tarlada öbek öbek dökülürdü.
Düven olmazsa olmazımızdı, Alt tarafına sıkıştırılmış sert ve bıçak gibi keskinletilmiş taşlar oluklara yerleştirilmiş olup kuruyan sapın ufalanarak samana dönüşmesi sağlamak için hazırlanmış tarım aracıdır.
Tarlada toplanan sap yığınları sal veya çiti dediğimiz at arabalarına düzenli olarak yüklenilir, yolda dökülmesin diye iple sıkı sıkıya bağlanıp, köyün harman yerine getirilip harmanlanırdı.
Harmanlanan sap yığını harmanın bir kısmı, yani üç metre kadar etrafına düzenli olarak serpiştirilir, düven tek atlı veya çift atlı olarak falaka dediğimiz falakaya koşulur, birkişi düğenin üzerine binerek harman etrafında sürekli dönülerek sapın samana dönüşmesi sağlanılır, bu işlem harman yığını bitene kadar devam ederdi.
Bu saman yığını tekrar bir araya toplanılıp kümbet şeklini alacak şekilde yığılır, eğerki samanda tahıl yoksa bu saman samanlığa istiflenirdi.
Eğerki samanda dene varsa rüzgârlı bir zaman beklenilir rüzgârın durumuna göre beş altı metre ileriye bir kalas veya hatıl konulup yaba dediğimiz araçla saman yukarıya doğru savrulur, dene ağır olduğu için önüne dökülür saman ise hafif olduğunda rüzgarla ileriye doğru savrulurdu. samanın dahada ileriye savrulması engellenirdi, yani o kalas sütre görevi yapardı.
Ayrıştırılan tahıl, gözer dediğimiz halburdan büyük ve gözleri biraz daha iri olan araçla elenir, tahıl çuvala, çıkan samanda yine samanlığa konulurdu.
Ancak en zor olanda Arpa harmanıydıki, düğenle sürerken korkunç kaşınmamıza sebep olurdu.
Biz çocuklar düven sürmeye bayılırdık adeta, helede saman üzerinde sürekli yürüyen atların nal parıltısına.