Soner ARISOY


Düş Kırığı..


 Sen hiç ellerindeki uçurtmaların ipine takılıp göğe ağan çocukları gördün mü?
            Bir bebeğin avuçlarında vahaların kokusunu aldın mı? Ayrılık çölünün ortasında gül gibi kokladın mı saçlarını yârin? Uzak uçurumların tepesinde kuru dal gibi tutundun mu ihtiyarların benekli ellerine? Şehri bir mercek gibi büyütüp gözlerine taşıyan yağmur damlasının pencereden süzülüşünü seyrettin mi? Buğulu gözlere banıp banıp ıslanan kirpiklerin göğsünde bıraktığı kılıç yarasını hatırladığın oldu mu? Zaman geçip gitti değil mi yüzünü yalayarak? Hatırlamadın, durup dinlemedin, varıp göremedin ve tutunamadın zamana değil mi?
            Sen iyisi mi dondur karelerini ömrünün… Göğe ağan çocuklar, şehri yutan damlalar, göğüste kılıç yaraları, kuru dallar bir resim olup asılı kalsın.
            Sen sabahları kaç güneşi karşıladın gözlerinde?
            Kızılca kıyamet ufukları, tomurcuk gibi açılan ışıkları, rengarenk kırlangıçları ilk kez görürmüş gibi gördün mü? Puslu aynalarda gençliğini arayan solgun yüzleri hatırladığın olur mu? Kelebeğin ani bir kanat çırpışıyla baharı gönlüne taşırdığı günü özler misin? Rüzgâr dokunuşunu yanağında, yağmur çisesini alnında, suyun serin akışını damağında, yusufçuk kuşu peşinde koşmaları…
            Taze yorun kokusunun efsûnunu ellerinde hatıra defteri gibi dürmek istediğin oldu mu? İlk balıkların oltadaki duruşunu, ilk namaz sonrası huzuru tekrarlamak istediğin oluyor mu?
            Telaşlar arasında kaybettiğin yaşamanın kendisiydi, ayaklarının altında ezilmişti zaman.
            Gözlerine değmeden geçip gitti ömrün. Yavaş olmalıydın. Atlamamalıydın sonraki mevsimlere… Son gördüğün taze fındık dalına asılı kalmalıydın.
            Sen kiraz ağaçlarında yaşadığın korkuyu yakın hissediyor musun hâlâ? Alfabe defterinin ilk sayfasındaki tereddütleri yaşıyor musun yine? Ödev korkusunu, tozlu yolların kuytularına sakladığın hayalleri, yetim olma imtiyazının keyfini, kamyon şoför mahallindeki mutlulukları, ekşi ayran hasretini, yokuşlarda çiçeklerle sohbetini, değirmene un götürüp getirmeyi özlüyorsun değil mi? Patates ve kabaktan arabaların belki hâlâ koşturuyordur oralarda. Belki yine sağanak altında köy çocukları kızıl ottan şemsiye yapıyordur kendilerine. Sütlü mısırın közlemesi belki hâlâ aynı tadındadır ve deredeki oyuncak değirmenin hâlâ nazlı nazlı dönüyordur.
            Geride bırakmak istediğin günlerdi onlar. Acele ettin. Yeni yıllar, yeni yaş dönümleri görmek istedin. Belki de çakılıp kalmalıydın çamurdan yaptığınız evinizin duvarına.
            Sen uçan her güne koştun. Tüketmek istedin saatleri. Daha sonralar vardı nasılsa. Yumuşacık yastığında unuttuğun başını yeni sabahlara taşımak istedin. Sancılı günler, sınavlı aylar, hesap sorulan yıllar hemen geçip gitmeliydi sana göre. Mutluluk sonralarda saklıydı. Ertesi günlerde bekliyordu tamamlanmışlık hissi. “Büyük adam” dediğin kişi, ancak yılları yutarak büyüyebilirdi. Acemilikler, tereddütler, eksiklikler, aksaklıklar yaşadığın güne aitti. Sonra, belki daha sonra, belki yeterince sonraları, usta, kararlı, tam, kusursuz bir kelebek çıkacaktı çocukluğun kozasından. Keşke kanatlarını hiç açmasaydın. Sarılıp bekleseydin İbra’m dedenin boynuna.
            Hayat, içinden bir de sen geçtin diye mutlu mu oldu dersin? Dünya, üzerinden bir sen daha olunca başı göğe mi erdi dersin? Bu beden, seni içinde ağırladı diye topraktan uzak mı kalacak dersin?
            Zaman akıp gidiyor. Seninle ya da sensiz. Şimdi başka çocukların okul tereddütleri yaşanıyor. Uçurtmalar başka çocukların ipinden tutuyor. Başka çocukların gözleri yağıyor yağmura. Başka çocukların rüyasını görüyor geceler. Kiraz ağacı korkuları başka delikanlıları bekliyor. Başka çocukların hülyalarından akıp gidiyor ırmaklar.
            Sen ırmağın öte kıyısındasın artık. Başka çocukların babası… Meçhul zamanların adamı. Yeni çıkacak gazetelerin ölüm haberi. Başka başka adamların dudaklarının mahzun taziyesi. Yeni takvimlerin yapraklarından önce koparılan adamsın. Yeni şehirlerin gözden uzak bir köşesinde soğuk bir mezar taşısın. Belki az zaman süren ağlayışların kurumuş gözyaşısın.
            Sen durup kalmadın sana ait olan an’da. Donup kalmadın zamanın en tatlı yerinde. Sen saatin kadranında hiçbir noktaya razı olmadın. Durulup kalmadın yokuşa akan sularda. Sen herkes gibi acele ettin, telaşlara kapıldın.
            Sen, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadın, hiç yaşamamış gibi öldün.