Çerkez BOZDAĞ


RÜZGÂRLAR ŞAHİDİMDİR


Ali ile Abidin iki ayrılmaz arkadaş idi. İkisi de doğma büyüme Ankaralıydı. İkisi de on iki yıl aynı okullarda okumuşlardı. İkisi de endüstri meslek lisesi mezunuydu. Şans bu ya ikisi de askerlik görevini yapmaya beraber gitmişler, aynı birliğe düşmüşlerdi. Ali vatanî görevi sırasında hastalanınca Abidin ona bir anne şefkati ile bakmış, bu durum da onları birbirine ölümsüz bir dostluk bağı ile bağlamıştı.
Vatan bekçiliği bittikten sonra Erzincan’dan Ankara’ya birlikte dönmüşler, AŞTİ’de otobüsten el ele tutuşarak inmişlerdi. Kendilerini karşılamaya gelen iki aile de iki genci aynı evlat sıcaklığı ile karşılamıştı.
Ali’ye babası Kızılay- Çukurambar güzergâhında çalışan bir hatlı minibüs almıştı. Abidin’e ise ailesi Organize Sanayi Bölgesinde bir oto tamir atölyesi açmıştı. İkisinin de işleri gayet iyi gidiyordu. İkisi de piyasada geçim sıkıntısından kıvranan insanların aksine gayet rahat birer hayat yaşıyorlardı.
Önce Ali evlendi. Kara kaşlı, kara gözlü, esmer yüzlü, orta boylu bir karısı vardı. Adı Meltem’di karısının. Meltem bol kahkahalı, hayatı seven sıradan bir ev kadınıydı. Ali’nin zaman zaman eve gelmeyişini kendisine hiç gaile edinmiyordu. Kocası çok çalışıyordu. Evlerine neredeyse dört aileyi geçindirecek kadar para getiriyordu. Meltem’e göre gezip eğlenmek, kocasının en doğal hakkıydı.
Ali’den üç yıl sonra da Abidin evlendi. Karısının adı Hatice idi… “Hatçe’m çıkmış pınara da ay gibi parlar.” Sözü sanki onun için yakılmış bir türküydü. Ay gibi parlayan yüzü ile insanların iliklerine işleyen çimen yeşili gözleri ile, selviler gib i salınan boyu ile Hatice, bir masal, bir destan kahramanı gibiydi. Çukurambar’daki resmiyet kokan komşuluk ilişkilerinden çok farklı olarak herkesten farklı bir yol izliyor, Hatice’nin çevresi günden güne genişliyordu.
Hatice iki yıllık bir meslek yüksek okulunun aşçılık bölümünden mezun olmuştu. Evliliklerinin daha beşinci ayında çok sevdiği kocası Abidin’in karşısına dikildi.
“Abidin,” dedi. “Ben evde çok sıkılıyorum. Şu köşedeki Çakırlar Apartmanı’nın altındaki dükkân iki senedir boş duruyormuş. Ben oraya bir ev yemekleri dükkânı açmak istiyorum.”
Abidin itiraz etti:
“Karıcığım, ben kendi tamir atölyemizde çok iyi para kazanıyorum. Senin de yorulmanı istemiyorum. Evimizde otur, rahatına bak.”
“Hayır, Abidin. Ben evde oturmak istemiyorum. Bana otuz-kırk bin lira kadar bir para ver. Oraya bir işyeri açayım. Eğer sen vermezsen babamdan para isteyeceğim. Ben çalışmaya kararlıyım. Kendi işimi yapacağım ve evimize daha çok gelir gelmesini sağlayacağım.”
Abidin’in canı sıkıldı fakat çok sevdiği dünyalar güzeli karısını da üzmek istemiyordu. 
“Madem bu kadar kararlısın.” dedi. Eline yüzüne bulaştırmayacaksan sana albenisi yüksek bir işyeri açalım.”
Hatice’nin gül yanaklarından güller açtı. Koşup kocasına sarıldı.
“Biliyordum.” dedi. “Beni kırmayacağını biliyordum. Hele şu dükkânı kiralayıp işyerimizi açalım, göreceksin ne güzel işler çıkaracağım.”
Hatice dediğini tuttu. Adını “HAT’ÇE’NİN EV YEMEKLERİ” koydukları bir lokanta açtılar. Yarım zamanlı çalışan dört tane üniversite öğrencisini işe aldılar. Lokantanın ünü kısa sürede yayıldı. O lokanta şimdi Sadece Çukurambar’da değil, bütün Ankara’da ev hasreti çeken öğrencilerin, askerlerin ve iş icabı yolları gurbete düşen bekâr çalışanların uğrak yeri idi. Çalışan kadınların da en çok tercih ettikleri lokantalar arasındaydı. Lokantanın temizliği, yemeklerin çok güzel ve ucuz oluşu, çalışanların zarafeti hele de Hatice’nin destansı güzelliği herkesi oraya çekiyordu. Lokanta dolup dolup boşalıyordu. O kadar çok müşterileri vardı ki neredeyse iğne atsan yere düşmeyecekti.
Lokanta’nın en devamlı iki müşterisi ise Hatice’nin kocası Abidin ile onun kadim dostu Ali idi. İki can dostu her akşam geç saatte de olsa bir yolunu bulup oraya karınlarını doyurmaya geliyorlardı. 
Hatice güzelliğinden dolayı insanların kendisine hayranlıkla bakmalarına alışıktı. O bakışlara pek aldırmıyordu. O, ölümcül bir sevdayla kocasını seviyordu. Son zamanlarda birinin bakışlarından rahatsız olmaya başladı. Kocasının can dostu Ali, kendisine hep delice bir tutkuyla bakıyordu. Ailece görüştüğü, kocasının çok güvendiği Ali, Hatice’yi sürekli göz hapsinde tutuyordu. Kimi zaman da ailece bir araya geldiklerinde çalmakta zorluk çektiği bağlamasını eline alıyor ve kargaların öüşünü andıran o berbat sesiyle “Hat’çem çıkmış pınara da ay gibi parlar.” diye kinayeli şekilde türkü söylüyordu.
Hatice’nin Ali’ye olan tavrı günden güne değişti. Elinden geldiğince ona görünmemeye başladı. Bir akşam lokantayı yanına yardımcı aşçı olarak aldığı sınıf arkadaşına bıraktıktan sonra eve gitti. Kocasının da eve gelmesini sağladı. Birlikte sofraya oturdular. Yemek boyunca hiçbir şey konuşmadılar. Yemekten sonra Abidin ciddi bir sesle sordu:
“Hatice’m, neyin var senin? Son iki haftadır hep kendi kafanla konuşuyorsun. Bir derdin olduğu besbelli. Benimle paylaşmak ister misin?”
Hatice ağlamaya başladı.
“Abidin,” dedi. “Çok mu safsın? Çevrende dönen olayları anlamayacak kadar aptal mısın?”
Abidin karısının ipek saçlarını okşadı.
“Ne oldu bir tanem? Neden böyle konuşuyorsun?”
“Abidin, senin ‘can dostum, kardeşim’ dediğin Ali aleni bana asılıyor. Hiç farkında değil misin? Hemen o adamla ilgini kesmeni istiyorum.”
Abidin çok şaşırdı. İtiraz etti:
“Böyle bir şey olamaz Hatice! Sen onun samimiyetini yanlış anlamış olmalısın.”
“Bak Abidin! Kadınlar kimin, kendisine ne gözle baktığını hemen anlar. Ya en kısa zamanda bu adamla arkadaşlığını bitirirsin a da yollarımız ayrılır.”
“Yollarımız mı ayrılır! Bu iş bu kadar kolay mı?”
“Karına sahip çıkmazsan bu kadar kolay. O adamla ilişiğini keseceksin. Artık ailece de görüşmeyeceğiz. Sen istiyorsan onunla arkadaşlığına dışarıda devam edersin fakat beni o itle karşı karşıya getirme.”
Bu konuşmadan sonra tam üç gün Ali lokantaya uğramadı. Hatice kocasından memnundu. Lokantanın bir bölmesine dinlenmek için yaptırdıkları küçük odaya geçtiklerinde kocasına sımsıkı sarıldı.
“Teşekkür ederim Abidin.” dedi. “Beni o itin göz hapsinden kurtardın.”
Abidin şaşırdı.
“Hatice’m,” dedi. “Ben daha Ali ile konuşmadım ki… Dedesi İstanbul’da yoğun bakımda yatıyormuş; Ali onun yanına gitti. Gelince kendisiyle konuşacağım.”
Hatice canı sıkılmış bir şekilde odadan çıkıp müşterileriyle ilgilenmeye başladı. Abidin’e bir telefon geldi ve Abidin büyük bir hızla otomobiline atlayıp gitti. Abidin o gece eve gelmedi. Ertesi gün de daha ertesi gün de Abidin’den bir haber alınamadı. Üçüncü günün akşamı hava kararırken Mogan Gölü’nde Abidin’nin cesedi bulundu. Suda boğulmuş ve ceset çürümeye yüz tutmuştu. Hatice’nin çığlıkları, ağıtları yerleri deldi, gökleri yıktı. Fakat o çığlıklar Abidin’i geri getiremedi.
İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesinde dedesinin yanında refakatçı olarak kalan Ali, olayı duyunca bulduğu ilk uçakla Ankara’ya geldi. O da tıpkı Hatice gibi ağladı, inledi, dizlerini dövdü. Can dostunun, en kıymetli, arkadaşının cennete gitmesi için Allah’a yakardı. Hatice, Ali’nin o çırpınışını, o çığlıklarını gördükçe Ali hakkında yanlış düşündüğü kanaatine vardı. Bir hafta, on gün kadar bir süre Hatice’ye yardımcı olmak için çırpındı. İşini gücünü bırakıp acılı aileyi teselli etmek için uğraştı.
Aradan iki ay geçmişti. Ali, “Kardeşimin hatırası” dediği Hatice’ye yardımcı olmak için çırpınmaya devam ediyordu. Kendi evini ve yeni doğmuş oğlunu aklının ucuna bile getirmiyordu.
İki ayın sonunda Ali ile Meltem hiç beklenmedik bir şekilde boşandılar. Ali, Meltem’e dudak uçuklatan bir servet bırakmıştı. Hatice bir gün yolda karşılaştığı Meltem’den onun kocasından ayrıldığını öğrendi.
“Neden Meltem?” dedi. “Durduk yere neden ayrıldınız?” 
Meltem onun gözüne kızgın kızgın bakarak haykırdı:
“Gerçekten bilmiyor musun nedenini?”
“Yoo, nereden bileyim ki?” 
“Var, git kadın, beni deli deli söyletme!”
Meltem arkasını dönüp gitti. Hatice onu şaşkın bir şekilde seyretti.
Abidin’in ölümünden beş ay sonraydı. Bir başına kalan Hatice, ailesinin yanına taşınmıştı. Bir gün hiç beklemediği bir şey oldu. Rahmetli kocasının can dostu Ali, annesini ve babasını Hatice’ye dünür göndermişti. Hatice onların bu isteğini şiddetle reddetti. Onlar aylarca Hatice’nin kapısını çaldılar, Hatice “Olmaz!” dedi. “Hani o, kocamın can dostu idi, onunla evlenip de kocamın kemiklerini sızlatamam.” dedi. Bu kararında da durmaya kendi kendine söz verdi.
Bir gün Hatice’nin babası kalp krizi geçirdi. İlk krizi atlattıktan sonra kızını yanına çağırdı. “Haticem, gözümün nuru,” dedi. “Benim iki ayağım da mezara girmiş. Daha yirimi bir yaşındasın. Bu güzellikle bu yaşta dul kalışın beni yiyip bitiriyor. Ali’nin ailesi sen dükkânda iken yine geldi. Kızım, ölenle ölünmez. O insanlar da iyi insanlar. Gözüm arkada gitmesin. Gel şu işe ‘He…’ de.”
Bu konuşmadan iki gün sonra geçirdiği yeni bir kalp krizi ile Hatice’nin babası ruhunu teslim etti. Tam bir ay da babasının yasını tutan Hatice onun söylediklerini yeniden değerlendirdi. Çevresinden kendisine durmadan evlenme teklifleri geliyordu. Son derece güzel, yalnız ve dul bir genç kadın olmanın ne zor bir şey olduğunu kısa sürede anlayıverdi ve sonunda bir karara vardı. Aylardır yüzünü bile görmediği Ali’nin evlenme teklifini kabul etti. Böylece birinin eşi ölen, diğeri de eşinden ayrılan iki genç sade bir nikâh töreni ile hayatlarını birleştirdiler. Zaman zaman Abidin’i hatırladıkça yüreği kanasa da gizli gizli ağlasa da Hatice yeni hayatına alıştı. 
Ali, Haticeyi mutlu edebilmek için elinden gelen her şeyi yaptı. Onun bir dediğini iki etmedi. Hatice’ye çok iyi davrandı. Sanki Hatice sahipti, kendisi de köle… Yeni yuvasını ve yeni karısını ölümüne sevdi. Hatice’nin ise ilk evliliğinin hüsranla bitişine dair yaraları kabuk bağladı.
İki oğlu, bir de kızı oldu Hatice ve Ali çiftinin. Tam on yedi yıl hiç kavga etmediler. Tam on yedi yıl herkesin imrendiği bir örnek çift olarak hayatlarına devam ettiler. Büyük oğulları on beş, küçük oğulları on üç, kızları da on bir yaşına gelmişti. Bir sevgi seli içinde büyüyen çocuklar hem kendileriyle hem de hayatla barışık durumdaydılar. Üçü de çok iyi öğrenciydi. Üçü de tatlı dilliydi, güler yüzlüydü. Üçü de birer dürüstlük ve kibarlık örneğiydi. Üçü de hem annelerinin hem de babalarının her işine yardıma koşuyorlardı. Hatice’nin ev yemekleri lokantası harıl harıl işliyordu. Ali de üç tane daha hatlı minibüs almıştı. Gelir pınarları durmadan akıyor, testileri doluyordu. Ailenin tüm fertlerinin bir eli yağda, öteki eli balda idi…
Haziran ayının ortasıydı. Günlerden pazardı. Çocukların üçü de İzmir’e okul gezisine gitmişlerdi. Baş başa kalan Hatice ile Ali ise Mogan Gölü’nün kenarına piknik yapmaya gitmişlerdi. Ali tam on dört yıldır namaz kılıyor, eşini ve çocuklarını da namaz kılmaya ikna etmek için çırpınıyordu. Hatice’yle evlenmeden önceki uçarılığından hiç eser yoktu. Hem mahallede hem de işyeri çevresinde çok sevilen bir insan olmuştu. Şimdi kırk yaşından gün almış olan Ali, kimi günler alnı secdede ağlıyor, Hatice de onun bu halini duyduğu dinî coşkuya bağlıyordu.
Öğle vakti olunca Ali abdest aldı. Minibüsünden hiç ayırmadığı hasır seccadesini kıbleye çevirip yere serdi. Selam vererek namaza başladı. O, namaz kılarken birden bir rüzgâr esti. Gölün suyu dalgalandı. Gölgesine oturdukları ağaçlar sallanmaya başladı. Hatice küçük portatif masadaki yiyeceklerin üstünü sofra beziyle örttü. Dönüp kocasına baktı; hâlâ namaz kılıyordu. Ali namaz kılarken birden kahkahalarla gülmeye başladı. Hatice bu duruma sinirlendi. Kendisi namaz kılmasa da namaza dair bilgileri vardı. Kocasının kahkahaları bir süre daha devam etti. Fakat o namazına devam ediyordu. Nihayet namazı bitti. Hatice ona öfkeyle çıkıştı:
“Adam, sen deli misin? Namaz kılınırken gülünür mü hiç?”
Ali’nin yüzü birden gerildi, bakışları sabitleşti. Sesi titreyerek karısına cevap verdi:
“Hiç… İşlediğim bir büyük günahı hatırladım da?”
Hatice meraklandı, sormadan edemedi.
“Ne günahı?”
“Söylemem… Söylersem belki sen benden vazgeçersin.”
Hatice’nin merakı daha da arttı. İçine yıllar önceye dair korkunç bir kuşku düştü. Ali’yi mutlaka konuşturması gerekiyordu. Yüzüne sahte bir işve takındı.
“Ali, “ dedi. “Sen çıldırdın mı, ben seni neden terk edeyim? Boyumuz beraber üç tane çocuğumuz var. Son derece mutlu bir hayatımız var, ben sendenasla azgeçmem. N’Olur söyle! Söylemezsen ölümü öp!”
“Bak Hatice. Ben bir büyük günahın, korkunç bir sırrın ağırlığını taşıyorum. Bunu sana anlatırsam evliliğimizin biteceğinden korkuyorum. Başka birine de zaten anlatamam.”
Hatice kocasının yanına vardı. Onun sırtına sımsıkı sarıldı.
“Ali, benim senden başka kimim var? Eşimsin, yuvamın sahibi, çocuklarımın babasısın. Ben senin hayat arkadaşınım ve hayatımın senden gizli hiçbir yönü yok. Ne olur, ne olur anlat şu büyük sırrını!”
Ali kısa bir tereddüt geçirdi. Bu arada rüzgâr daha da şiddetlenmişti. Göldeki dalgalar çıldırmış bir şekilde kıyıyı dövüyordu. Ağaçlar kökünden sökülecek gibiydi. Ali o acı rüzgâra rağmen sırtına sarılan karısının kalp atışlarını hissediyordu. Namazda bile kahkahalarla gülen Ali birden ağlamaya başladı. Hatice masanın üstünde duran kâğıt havludan bir parça kopararak kocasının gözyaşlarını sildi ve boynunu bükerek kocasının tekrar dolup gelen gözlerine baktı.
“Hadi, ağlama da anlat şu seni kahreden sırrı. İçindeki zehri akıtıp rahatlarsın.”
“Hatice!”
“Efendim!”
“Biliyorsun, ben seni çok seviyorum hem de delice bir tutkuyla!”
Otuz sekiz yaşında olmasına rağmen hâlâ bir genç kız gibi gözüken Hatice, Ali’ye sevgi dolu, içten bir sesle cevap verdi: 
“Biliyorum kocacığım… Biliyorum da şimdi senin beni sevmenin açıklayacağın sırla ne alâkası var?”
Ali yutkundu, sonra kararlı bir sesle ona cevap verdi:
“Tam da onunla alâkalı…”
“Nasıl yani?”
“Ben bu büyük günahı sana olan sevdam yüzünden işledim.”
Hatice sabırsızlandı.
“Artık açıklasan şu sözünü ettiğin büyük günahı…”
“ Hiç kimseye açıklamayacağına çocuklarımız üzerine yemin eder misin?”
“Tabii ederim.”
Tam bu sırada Hatice’nin cep telefonu çaldı. Hatice gidip telefona baktı. Lokantadaki garson kız arıyordu. Aramayı engelledi. Dönüp Ali’ye baktı. Ali kafası önünde, dalgın bir şekilde kendisini bekliyordu. Hatice büyük bir el çabukluğu ile cep telefonunun kamerasını çalıştırdı ve gülümseyerek kocasının yanına vardı. 
“Arayan bizim garson kızlardan biriymiş, aramayı engelledim. Hadi, sen şu içini kemiren, seni perişan eden sırrını anlat bakalım.”
“Hatice!”
“Efendim, Ali! Benden çekinmen için hiçbir sebep yok; anlat sırrını.”
“Hatice sana olan aşkım yüzünden ben ciayet işledim.”
Hatice’nin rengi kül gibi geçti. Titreyen bir sesle sordu:
“Ne cinayeti?”
“Abidin’i ben öldürdüm.”
Hatice’nin başı döndü, gözleri bulutlandı. Bayılmamak için bütün gücünü kullandı. Gerçeği öğrenmeliydi. Zoraki gülümseyerek sordu:
“Nasıl yaptın o işi?”
“Ben İstanbul’dayken siz kendi aranızda tartışmışsınız. Sen benim bakışlarımdan ve davranışlarımdan rahatsız olduğunu ve görüşmememiz gerektiğini söylemişsin. Aynı gün ben İstanbul’dan Ankara’ya gelmiştim. Kendisini aradığımda ‘Bekle beni, geliyorum.’ dedi. Onunla Kızılay’da buluştuk. Senin söylediklerinin hiçbirinin doğru olmadığını belirttim. Abidin hiç kimse hakkında kötü düşünmeyen bir insandı.Bana hemen inandı. O gece on ikiden sonra Mogan Gölü’ne geldik. Ben biraz içki içip çakırkeyif oldum. Gökyüzünde eşyanın rengini seçebileceğimiz parlaklıkta bir ay vardı. Birlikte kayığa bindik. Tam gölün ortasına gelince belimdeki ruhsatlı tabancamı çıkardım. Kendisine doğrulttuğum anda gerçeği anladı. ‘Demek Hatice haklıymış.’ dedi. Birden aklıma onun hiç yüzme bilmediği geldi. Silahı kullanırsam cinayet olduğunun anlaşılacağını ve er geç yakalanacağımı biliyordum. Onu silah tehdidiyle kayığın kenarına sürükledim. ‘Yapma Ali, Bana kıyma, Hatice’me, anama ve babama acı; onlara bu acıyı yaşatma.’ dedi. Baktı laf anlamıyorum, şöyle bağırdı:’Burada kimse yok sanma, Allah var, şu esen rüzgâr, şu köpüren dalgalar, şu sallanan ağaçlar, sudaki balıklar bile bu cinayete şahit olur, üstelik ömür boyu azap içinde yaşarsın!’ Sana olan tutkum gözümü karartmış, beni ihtirasın köpeği yapmıştı. Tabancayı belime soktum ve onu suya ittim. Deli dalgaların arasında çırpınışını ve kayboluşunu seyrettim. Kiraladığım kayığın sahibine arkadaşı karşı kıyıya bıraktığımı söyledim. Sabah altı uçağı ile de tekrar İstanbul’a döndüm. Dedemin yanında refakatçı olarak kalmaya başladım. Ailemle sürekli irtibat halindeydim. Abidin’in cesedi bulunduğu gün de atlayıp Ankara’ya geldim.”
Hatice hiçbir şey demedi. Kocası “Her şeyi seni kazanmak için yaptım.” diye kendisini öperken birden midesi bulandı. Ali’nin kollarından kurtulup bir ağacın altına gitti ve dakikalarca kustu. Tam on yedi yıl bir katille hayatını paylaşmışlığın verdiği tiksintiyle kustu, kustu… Eve döndüklerinde Ali rahatlamış görünüyordu. Hatice ise tükenmişliğini belli etmemeye çalışıyordu.
Ertesi sabah Ali çalıştırdığı hatlı minibüse atlayarak işe gitti. Hatice hiçbir şey yemeden, içmeden, hiç kimseyle konuşmadan ikindiye kadar ağladı. Sonra birden “Ben neyi bekliyorum!” diye hayıflandı ve telefonundaki kamera kaydıyla birlikte karakolun yolunu tuttu.
Şimdi gözü yaşlı, gönlü kırık Hatice üç çocuğu ile birlikte hayatın zorluklarına göğüs germek için çırpınıyor. Ali mi? Mahkeme olduktan sonra kapatıldığı cezaevinde “Hapishanelere güneş doğmuyor.” diye başlayan türküyü dinleyip dinleyip ağlıyor. Kendini hiç ziyarete gelmeyen çocuklarının özlemiyle yanıp kavruluyor.