Hamdi ŞAHİN


Kanaatkar mısın?


         45 metrekarelik stüdyo dairede yaşadığınızı düşünün.
         Katlanabilen bir kanepe, bir gecelik, 5 gömlek, yemek ve çorbalar için sadece 8 tane tabak.
         Ya bir de misafir gelmişse? Onun için de uzayabilen bir masa; eni 30  santimetre.
         Bir çok kitabınız artık yok! Çünkü yer yok.
         80'lerde 90'larda Kırşehir’de ya da İstanbul’da ya da Almanya’da yaşanan bazı hayatların önizlemesi.
         Her hikaye aynı değil muhakkak; ama benzer.
         Aradan yıllar geçiyor.
         Bir gurbetçimiz Almanya’da tutturuyor, biri Kırşehir’de ağa oluyor, diğeri İstanbul’da paşa.
         Ellerine tomarla para geçiyor, zengin oluyorlar.
         Bankalarda paralar, devasa evler, eşyalarla dolup taşan odalar, her modelden arabalar…
         Tüketmeye başladı Halim Ağa.
         Ama aynı zamandan da tükenmeye de, yönetiliyordu çünkü!
         Eşi tarafından değil eşyalar tarafından.
         Ne bilirdi ki Kırşehir’in bir köyünden çıkıp turnayı gözünden vuracağını.
         Sonra o turna kısas isteyecek gözünü ve en nihayetinde özünü oyacaktı.
         İnternetten fütursuzca alışverişler yapacaktı, çıldırmışçasına alacaktı.
         Tüm bunlar mutlu edecek miydi?
         Hayır.
         Bir işaret, bir ışık, bir gösterge de yoktu onun için.
         Hatta endişe oluşmuyor mu azcık bilinçli olanlarda.
         Bugün bakın bilmem ne markanın en iyi telefonunu kullandığı halde mutsuz çoğunluk bir kitlemiz yok mu?
         Kırşehir özeline bakın, ergen gençler ya da orta yaş grubu sürekli bir sonraki modele geçme derdinde değil mi?
         Tuşlu telefon kullanan kitle en mutlu burada.
         Tüketim ve değişim sürekli hareket halinde, ya mutluluk?
         O sanki ya yerinde sayıyor, ya da geriye gidiyor.
         Çünkü kanaat etmiyoruz hep daha fazlasını istiyoruz.
         İstedikçe ne oluyor? Eşyalar ve maddi şeyler manevi şeylerin alanını daraltıyor.
         İtekliyor; sen bir çekil aradan yapıyor manaya madde.
         Kırşehir yetmiyor sonra beğenmiyor. Ankara oradan İstanbul yapıyor ruh.
         Geçiyor, gidiyor, eğleniyor, parayı eziyor resmen yoksa bile kredi kartı sağ olsun diyor.
         Atın ölümü diyor, bu dünyaya bir daha mı diyor.
         Afilli cümleler kuruyor, afilli hayatlar yanında.
         İşin sonu gelmeyip tatmin olamayınca geliyor bunalımlar gidiyor bonzailer vs…
         Sonra bir şeyler oluyor, bir durak sonra iniyor yaşadığı hayattan.
         Eskiye dönüyor; köyüne ve kentine! Bakıyor şöyle etrafa: ‘’Bilemedim kadrini kıymetini; hata benim, günah benim, suç benim’’ diyor.
         "Bilememişim" diyor, gidiyor fırından sıcak bir somun ekmek 100 gram da pastırma alıyor.
         Ekmeğin ve pastırmanın damağında bıraktığı lezzet  yüzünden gözünden hissediliyor.
         Kanaat etmenin hafifliği de ruhunu okşuyor.
         Güzel yapıyor onu, güzele ulaşmanın da hakikate varmanın da aslında meşakkatli bir yolculuk istediğini anlıyor sonradan.